We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Boğaziçi, İslâmcılığın geleceği, İslâm ve demokrasi

137 55 35
03.02.2021

Sabrınıza sığınarak kişisel bir giriş yapacağım. Üniversiteyi bitirmekte olduğum ve becerebilirsem akademisyenliği de, haklarını ne yapsam ödeyemeyeceğim değerli hocalarımın cesaretlendirmeleriyle, ciddi bir gelecek seçeneği olarak değerlendirdiğim dönemde (1992), “siyaset antropolojisi” gibi havalı isme sahip bir dala odaklanmayı düşünmüştüm. Kafamda yanıt aradığım temel soru özetle: “Böyle başa böyle tarak mı, yoksa tarak bu biçim olduğu için mi saç böyle çıkıyor?” idi. Halen, siyasetin hayatlarımızın her anını kapsadığını, her eylem ve her sözümüzün, öyle açıklamasak da, hatta aksini iddia etsek bile, kendiliğinden siyasal olduğuna kaniyim. Dilerseniz gelin, birlikte ne anlatmaya çalıştığımı kimi güncel örnekler üzerinden karşılaştırmalar yapmaya çabalayarak konuşalım.

Geçenlerde çalışkan Gazete Duvar muhabiri Hacı Bişkin’in yazısından Tarım Bakanlığı’nca kanserojen olabilme sakıncaları gözardı edilerek GDO’lu tavuk yemine onay çıktığını öğrendik. Şunu soralım: Tavuk yemi GDO’lu değil de, içinde domuz ürünü karışık olsaydı aynı onay çıkar mıydı? Çıkmazdı. Çünkü bilim bir yana bırakılabilir ama “hassasiyetlerimiz” bırakılamaz. Aynı doğrultuda, tavuk yemi “helâl” olmadığı için ilgili makamlardan onay alamasa, o olumsuz karar laik olduğunu iddia eden ana muhalefetten de kuvvetle muhtemelen destek alacaktı. Almayacak mıydı?

Fransa, İslâm dini ile (laik olma ve anayasamıza uyma iddiası taşıdığım için Dışişleri Bakanlığı’mız gibi “dinimiz” demedim dikkat ederseniz) ilgili bazı yönetsel girişimlerde bulunuyor. Buna gösterilen tepki “İslamofobi” ve kabaca, herhangi bir dini reforme etme işinin yine herhangi bir devlete ait bir iş yahut o devletin haddi olamayacağı. Oysa İslamofobi denli homofobi de bir fobiyse (ki öyle) ve fobiler demokrasilerde kaçınılması gereken kötülüklerse (ki öyleler), hele hele İçişleri Bakanı’nın çıkıp cumhuriyetimizin LGBTI-Q yurttaşlarını “sapkınlar” diyerek ayrıştırmaması da gerekmez mi? Ya yine anamuhalefetin ilk tepkisi hangi merkezdeydi?

Keza Fransa’dan devam edersek o ülkede “blasphème” yani hakaret/dine hakaret suç değil. Aydınlanma Çağı ile başlayan tartışma önce 1789 devrimiyle ve ardından 1881 (düşünürsek Atatürk’ün doğduğu yıl) yılında çıkan yasayla kesin bir biçimde çözülüyor. Laiklik sözkonusu olduğunda, yasaların uygulanmasından öte bir ölçüt olamamalı. Yasalarla birlikte kültürün, gelenek ve göreneklerin etkisini de Murat Sevinç hocamız defalarca yazılarında açıkladı. Onun verdiği ve benim benimsediğim örneği anımsarsak, Britanya’da kilisenin de başı olan hükümdar hiç bir zaman çıkıp kamuoyuna “size şimdi kutsal İncil’den bir pasaj yahut bir ilâhi okuyayım” demiyor. Yasak olduğu için değil demokrasi olduğu için.

Geldiğimiz yol ayrımında aslında utangaç biçimde konuşmaya çalıştığımız mesele siyasal İslâm’ın veya İslamcılığın geleceği, miyadını doldurup doldurmadığı, zombileşip zombileşmediği. Hristiyanlığın devlet yönetimiyle ilişkisini yüzyıllar içinde ve önce düzenlemiş Batı’nın aksine biz, şimdi ve burada, anayasamızda “laik cumhuriyet” yazsa da, İslâm ve demokrasinin nasıl bir rejim içinde birlikte var olabileceğini, var olup olamayacağını en yakıcı biçimde deneyimliyoruz. CHP de, üst yönetiminde pek çok donanımlı akademisyen barındırsa da çelişkili biçimde, bu ateşe “kültür” ve “oy kaygısı” başlıkları altında odun taşımakta, benzin dökmekte hiç bir kaygı taşımadığı izlenimi veriyor.

Oysa ancak üzerinde........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play