We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Salgın ve kriz salınımı: Kapitalizm ayar tutar mı?

25 14 12
16.02.2021

Covid-19 salgını kapitalizmin uzun süredir devam eden kriz eğilimine eklemlenerek gerçek anlamda bir yıkıma dönüşmüş durumda. Egemen görüş, salgını sisteme dışsal “doğal bir felaket” gibi yorumlasa da salgının neden ve sonuçları incelendiğinde Harvey’in “doğal felaket yoktur” tespiti haklılık kazanıyor. Salgın kapitalizmin doğayla kurduğu ilişkilerin organik krizi olarak gerçekleşti ve sürüyor (1).

Küresel kurumların 2021 yılı raporları yayınlandıkça Covid-19 salgınının dünya ekonomisinde yarattığı hasar netlik kazanıyor. Dünya ekonomisindeki daralma 2008/9 küresel krizine göre çok daha sert (yüzde 4,3) gerçekleşti (2). Finansal krizin sürdüğü 2008 ve 2009 yıllarında dolar cinsinden küresel gelir artışı, kriz öncesi sekiz yılın ortalaması olan yüzde 3,6 düzeyinden, yüzde 0,1’lik bir düzeye geriledi. Daralmanın etkisi yoğun olarak 2009 yılında gerçekleşti; dünya ekonomisi yüzde 1,7 oranında küçüldü. Küçülme (negatif büyüme oranı) asıl olarak finansal krizin yoğunlaştığı merkez ekonomiler, finansal sermaye bağımlılığı yüksek çevre ekonomiler ile Ukrayna (yüzde 15) ve Rusya (yüzde 7,8) gibi eski Sovyet Bloku ülkelerinde gerçekleşti. Almanya yüzde 5,7; Japonya yüzde 5,4; İngiltere yüzde 4,2 ve ABD de yüzde 2,5 oranında küçüldüler. Krizin en sert yaşandığı ekonomilerden biri İzlanda oldu. Borç yükü çok büyük boyutlara ulaşmış olan İzlanda ekonomisi deyim yerindeyse tam anlamıyla uzun dönemli bir çöküş yaşadı; milli geliri 2009 ve 2010 yılları arasında ortalama yüzde 5,1 oranında küçüldü. Benzer şekilde krizin “teğet geçtiği” söylenen Türkiye’nin dolar cinsinden milli geliri 2009 yılında 4,7 oranında küçüldü.

Buna rağmen 2008/9 krizinin dünya ekonomisindeki etkileri asimetrik bir dağılım gösterdi. IMF’nin “yükselen ve gelişmekte olan ülkeler” olarak tanımladığı blok Güney Asya ekonomilerinin etkisiyle yüzde 3,1 oranında büyüdü. Bu büyüme artışında Çin ve Hindistan merkezi öneme sahip oldular. 2008/9 döneminde Çin ortalama yüzde 9,5; Hindistan 5,5 oranında büyüyerek küresel kriz açısından bir tür kaldıraç rolü üstlendiler.

2008/2009 krizinde küresel düzeyde devletlerin şirket kurtarma ve ekonomiyi yeniden canlandırmak için hazırladıkları ek müdahale paketinin tutarı 1 trilyon 990 milyar dolar ile tarihi bir rekora ulaştı. ABD (787 milyar dolar) ve Çin (586 milyar dolar ile) bu müdahale paketinde en önemli paya sahip iki ülke oldular (3). Çin için finansal kriz süreci yeni bir sermaye birikim sürecinin de başlangıcı oldu. Değişimin bir ayağını milli gelirinin yaklaşık yüzde 13’üne denk düşen 4 trilyon RMB (586 milyar dolar) tutarındaki yatırım programıyla ülke tarihinin en büyük kamu altyapı (16 bin km’lik hızlı tren ağı, metrolar, hava alanları, konut yatırımları, okullar, hastaneler ve benzeri yatırımları kapsayan) projelerinin başlatılması oluşturdu. Çin ekonomisi 2009 ve 2019 yılları arasında yıllık ortalama yüzde 7,8’e ulaşan bir büyüme temposuyla milli gelirini 2008 yılına kıyasla üçe katladı. Değişimin diğer ayağını ise finans dışı şirketler (FDŞ) kesimi ve hanehalklarının hızla borçlanması oluşturdu. Sadece 2008-2010 döneminde bankaların şirketler ve hanehalklarına verdikleri kredi miktarı yüzde 82 gibi bir oranda artarak 3,4 trilyon dolara ulaştı (4). Çin’in toplam borç yükünün milli gelirine oranı 2008 yılında yüzde 138’den 2019’da yüzde 303 düzeyine ulaştı. Bu süreçte hanehalkı borçları milli gelirinin yüzde 18’inden yüzde 55,8’e; FDŞ kesimi borçları ise yüzde 93’ten yüzde 151 düzeyine yükseldi (5).

Çin’in bu yönelimi aslında dünya ekonomisinde ortaya çıkan genel eğilimin güçlü bir parçası oldu. Kriz öncesi (2007 yılı) küresel gelirin yüzde 187’si düzeyinde olan dünya ekonomisinin borç yükü 2019 yılının sonuna gelindiğinde yüzde 329 düzeyine yükseldi. Bu artıştaki en önemli pay, borç toplamları 2007 küresel gelirinin yüzde 38’inden yüzde 92’sine yükselen FDŞ kesiminin oldu. FDŞ kesiminin borç yüklerindeki artışı kamu kesimi (yüzde 60’tan 89’a), finansal sektör (yüzden 57’den 82’e) ve hanehalkları (32’den 66’e) borçlarındaki artışlar izledi (6).

OECD tahminlerine göre, 2008'den beri dünya çapındaki FDŞ’ler her yıl yaklaşık 1,8 trilyon dolar yeni tahvil ihraç ediyor. 2019'un sonunda FDŞ’lerin tahvil stoku, 2008 finansal kriz dönemine göre iki kat fazla olup, 13,5 trilyon dolara ulaşmış durumda (7). UNCTAD 2020 Ticaret ve Kalkınma Raporuna göre, FDŞ’lerin bankalara ve diğer alacaklılara olan borçları bu toplama eklenirse toplam borçları 2008'deki 45 trilyon dolardan 75 trilyon dolara yükselmiş görünüyor (8). Çin bu borçlar içinde yüzde 28 ile en yüksek paya sahip ülke konumunda.

Çin ekonomisinin FDŞ aracılığıyla sürdürdüğü hızlı borçlanma, küresel krize değin devam ettirdiği “ticaret fazlası, rezerv brikimi ve ABD’ye sermaye ihracı” şeklinde kurduğu küresel ekonominin kreditörü olma rolünü bugün gelinen aşamada epeyce bozmuş durumda. Şirketler kesimindeki hızlı borçlanmanın en önemli sonucu Çin ekonomisinin dış borçlarındaki artış oldu. 2009 yılındaki 455 milyar dolar olan dış borç stoku 2019 yılında 2 trilyon 114 milyar dolara yükseldi. Çin’in 2008 yılında 2 trilyon dolara ulaşan rezerv birikiminin yarısından fazlasını, Renminbi’nin aşırı değerlenmesini baskılamak ve rezervlerinin dolar karşısındaki değerini korumak için ABD hazine tahvillerine yatırdığı biliniyor. ABD Hazine Bakanlığı’na göre, Çin 2008 yılında 522 milyar doları uzun vadeli hazine borç tahvillerine ve 527 milyar doları ise yine uzun vadeli hazine destekli (mortgage temelli) tahvillere olmak üzere yaptığı yatırım ile Japonya’dan sonra Amerikan hazine tahvillerine yatırım yapan en büyük ikinci ülke konumundaydı (9). 2019 yılı itibariyle Çin (altın dahil) 3 trilyon 223 milyar dolara ulaşan rezerv birikiminin yarısından azı (yüzde 40) olan 1 trilyon 350 milyon........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play