Anahtar Kelimeler – Laiklik
Kavram olarak laiklikle Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra tanıştık. 1924 Anayasası’ndaki “Devletin dini İslâm’dır” ibâresinin 10 Nisan 1928 târihinde kaldırılmasıyla atılan adımın ardından 5 Şubat 1937 târihinde Laiklik ilkesi Anayasa’ya girmiştir. Kronolojik açıdan bakıldığında Türkiye Cumhuriyeti devletinin 1928’den sonra resmî bir dini yoktur. Ayrıca devletimiz 5 Şubat 1937 târihine kadar da laik değildir.
Laiklik kavramı, Türkiye’de hem siyâsal, hem hukûkî hem de sosyal olarak en tartışmalı kavramların başında gelir. Kimileri laiklik bu kadar önemliyse Türkiye Cumhuriyeti neden 1937’ye kadar laik olmadı, devrimler yapılırken Harf Devrimi ve Kılık Kıyafet Devrimi’yle birlikte neden laikliğe öncelik verilmedi, diye eleştiri yapmaktadır. Kimileri ise laikliğin yanlış bir kelime olduğunu, doğru kelimenin sekülerlik olduğunu savunmaktadır. Kimileri de futbol stadyumun tezâhürat yapar gibi “Türkiye laiktir, laik kalacak” seviyesinden yukarı çıkamamaktadır. Kısacası laiklik, gerek lehte gerek aleyhte olsun, çok su götüren bir hamur gibi, tartışılmaya ve istismar edilmeye uygun bir kavramdır.
Laikliğin kendi içindeki kronolojisi ise hiç de bizdeki kadar karmaşık değildir. Sınıflı bir toplum yapısına sâhip olan Avrupa milletleri ve devletlerinde, Sanayi Devrimi’ne kadar geçirgenliği olmayan üç sınıfın varlığın söz edilebilir: Ruhbanlar (din adamları), aristokratlar (Kral, prens, lord, vb.) ve serfler (yaşadıkları toprağın sâhibi olan aristokratın toprak köylüler). Sanayi Devrimi’yle birlikte bunlara dördüncü bir sınıf olarak burjuva eklenmiştir.
Toplum siyasetinden dinî yapısına, ticaretinden özel hayâta kadar ruhban ve aristokratların tahakkümü altındaydı. Bir kişinin Hristiyan olması bile Katolik bir din adamının vâsıtasıyla mümkündü. Köylüler, bir papaz olmadan evlenemezdi. Ayrıca toprak sâhiplerinin “ilk gece hakkı” diye bir hakkı vardı. Evlenen bir kadın, ilk gecesinin kocasıyla değil, toprak sâhibi isterse, onunla geçirmek zorundaydı. Evlilik için din adamı ve kilise ortamı gerekli olduğu için, toprak şahininden habersiz evlenmek mümkün değildi. (Bakınız: Cesur Yürek (Brave Heart – Mel Gibson) filmi)
Krallar bile taçlarını üst rütbeli bir din adamının (kardinal, piskopos hatta papa) elinden giyerlerdi. Din adamının kutsamadığı kral, tahtına oturamazdı. Kilise’nin irâdesine aykırı davranan kral, aforoz edilebilirdi. Bunun ilk ve en önemli istisnâsı İngiltere Kralı 8. Henry’nin boşanmak istemesi ve Katolik Kilisesi’nin buna izin vermemesi sonucu ortaya çıkan ve Anglikan Kilisesi’nin kurulmasıyla sonuçlanan krizdir. Halk, “İyi Hristiyan fakir Hristiyandır” yalanıyla kandırılır ve elindeki her Kilise ve kral arasında........
