We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

“Aydınlanma”nın karanlığa boyun eğmeyen devrimci kadınları

3 0 0
25.04.2022

Orta Çağ’dan Rönesans’a doğru yaklaşırken; kadınların nasıl bir karanlıkla boğuşmak zorunda kaldıklarını ve verdikleri var olma, görünür olma ve anlaşılma mücadelelerinin içinde her türlü eril otoriteyi karşılarına almak zorunda kaldıklarını hemen hemen herkes biliyordur. Herkesin bildiğini sanıyorum, şu an 2022 yılındayız ve beklediğimiz bu farkındalığa halen ulaşmadığımızı düşünenler, maalesef “yanılmıyorlar” demek çok üzücü.

O dönemlerde de kadınlara uygun bulunan sıfatlarda büyük bir değişim olmamıştır, Orta Çağ’ın o akıl almaz zihniyetinin ürünleri olarak. Düşünün ki, dünyanın evrenin merkezi olmadığını söyleyen bilim insanlarını yakıp, sonra da “afedersiniz, haklıymışsınız. O halde yakıldığınız yere heykelinizi dikelim” diyen bir zihniyet, kadına neleri uygun görmez ki?

Entrikacı, cadı, şeytani duyuların cisimleşmiş hali veya sofu ve kendini “kadınlığından vazgeçerek” Tanrı’ya adamış kadınlar? Kadın, kısacası, gücü asla ele geçirmemesi gereken tehlikeli varlıklar olarak görülürken, diğer bir taraftan korunmaya muhtaç, itaatkar ve iffetin değerli unsurları olarak toplum tarafından ötelenmişlerdir. Böyle bir çerçevede, devrimsel bir hareketi temsilen, Batı Avrupa’ya adeta bir “kadınlar saltanatı” yaşatan, tarihin sıkça andığı kadınlar varlık göstermişlerdir. Catherine de Médicis, İspanya Kraliçesi Isabelle, Anjou’lu Marquerite, Bavyeralı Jacqueline bir dönemin unutulmaz kadın siyasi kimlikleri olarak incelenmişlerdir. Bu kadınların, doğuştan sahip oldukları imkânların dışında, konumları gereği özel eğitim aldıklarını, hemen hemen hepsinin Yunanca, Latince hatta İbranice bildiklerini, yabancı dillerde yazılmış eserleri okudukları gibi, kendilerinin de retorik sanatını, şiiri sevdikleri ve edebiyat alanlarında eserler verdikleri bilinmektedir.

Aydınlanma’nın beraberinde getirdiği entelektüelleşmenin ilkelerine uygun profiller çizdikleri, dönemlerine bıraktıkları izler sayesinde fark edilmektedir. Demek oluyor ki, bizleri ve otomatik olarak ülkelerimizi kurtaracak tek çare var: Eğitim!

Aydınlanmacı politikalardan yola çıkarak, kadınların bu dönem özellikle siyasi platformlarda belirleyici olduklarını bildiğimiz bazı tarihi anlar mevcuttur:

Prenses Sophie von Anstalt-Zerbst büyük bir Alman prensliğinin mensubudur, Çar III. Petro ile evlenerek St. Petersburg’a ulaşmış ve II. Katerina (Büyük Katerina) adıyla hüküm sürdüğü dönemde eşi benzeri olmayan bir aydınlanmacı programla, tüm Avrupa’yı kendine hayran bırakmıştır.

Büyük Katerina olarak bilinen Sophie, 1762-1796 arasında Rusya’yı yöneterek ülkeyi canlandırmış, sınırlarını genişletmiş, Avrupa ve Asya’nın önemli bir gücü haline getirmiştir. Eğitimini esas olarak Fransız bir mürebbiyeden ve de onun yetiştirdiği öğretmenlerden almıştır. Katerina “erkek fatma(!)” olarak kabul edilen genç bir kadındır ve “Fike” takma adıyla tanınmıştır. Aydınlanmacı bir eğitimin, kadın veya erkeğin hayatında bir vizyonunun gelişmesini ve hatta çağdaşlarından bir adım öteye çıkmasını sağladığının en belirgin halidir.

Katerina keskin zekalı bir kadındır ve kocası III. Petro’nun kendisine olan düşmanlığının da
farkındadır. Petro, ilk sevgilisi Elizabeth Vorontzov’u unutamamıştır. Öte yandan Petro’nun Almanlaşma politikası, milliyetçileri oldukça kızdırmıştır. Alman uyruklu Rus Çariçe ise kocasına karşılık, tam bir Rus vatanseverdir ve Rusya’nın özellikle eğitim alanında güçlenmesini sağlayarak ülkesinin her anlamda öne çıkacağının farkında olan bir lider gibi davranmış, halkın güvenini ve sevgisini kazanmıştır. Petro, sevdiği kadın Elizabeth’i de alıp ülkeden kaçmaya çalışınca, Katerina orduları örgütleyerek Petro’yu tutuklatmıştır.

Hapsedilmesinden kısa bir süre sonra, Petro hayatını kaybettiğinde, artık tek güç Büyük Katerina’dadır. Aydınlanma hareketlerinden esinle, gücü eline alır almaz, milliyetçilik akımının dalga dalga yayıldığı Fransa’nın kültürünü ve devrimci fikirlerini esas alan ve de en önemlisi işçi haklarını kollayan “Yönetme Kuralları”nı yayınlamıştır.

Pek çok eseri kaleme aldığı bilinen Katerina, ancak bilgilenme ile halkların kaderini değiştirebileceğini biliyordur; fakat toprak sahibi soylular Katerina’ya karşı bir ihtilale hazırlanınca geri adım atmak zorunda kalmıştır. Bu gelişmeler ışığında, Aydınlanmanın da sınırlarını çizen ve reformlarına ket vuran yine nobilitenin ta kendisidir. Katerina, bir Alman hukukçunun danışmanlığı ile “Eyaletlerin Statüsü” eserinde, vizyoner bir bakış açısıyla ülkenin yönetim sistemini değiştirmeyi amaçlamıştır. Ülkesine kazandırmak istediği, oligarşik yapıdan fiilen özgürleştirip, emeği ve işi ön plana çıkartmaktır. Bu amaçlarla kaleme aldığı ideolojisine göre, her eyaletin kendi yönetimi ve mahalli mahkemeleri olacaktır. Bu reformlar 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar uygulanmaya da devam etmiştir. Katerina; vizyon sahibi, sağ duyulu ve öngörülü, halkına hizmeti esasa alan güçlü bir lider olmayı başarmıştır.

İkinci Katerina’nın, Rusya’nın milli kültür tarihindeki rolü ise, I. Petro’nun (Büyük Petro) ilkelerini benimsemesinden gelmektedir ve Aydınlanma Çağı’nın açtığı yol boyunca Rusya’nın gelişimini yönlendirmeye devam etmiş olmasıdır. Çariçe, döneminin Rus halkı için bir lider olmanın yanında ülkesinin ve halkının ihtiyacı olan kültürel bir sembol olmayı da başarmıştır. Liderlik kimliğine ek olarak bir yazar ve önemli bir düşünürdür. Kendisini, Aydınlanma Çağı’nın kanun yapıcısı olarak tarihe geçirmiştir. Özellikle tahta çıktığı dönemin ilk iki senesi boyunca tüm emirleri ve yasaları kendi yazmıştır. Katerina, Aydınlanma Çağı’nın Batı’daki öncülerine benzer şekilde, halkı salonlarda toplamış ve onlara konuşmalar yapmıştır; tıpkı Fransız devriminde olduğu gibi, salonların ideolojilerin belirlendiği merkezler olmasının önemini, Katerina da fark etmiş ve kendi ideolojisini halkına doğrudan aktarabilmiştir. Katerina gibi, ne kadar güçlü ve eğitimli olursa olsun, Aydınlanma hareketinin getirdiği ivme sayesinde, kendinden söz ettirecek kadınlar, görünür kılınmış olsalar da ve haklarında yapılan değerlendirmeler ibresini olumlu yöne çevirse de, cinsiyet
eşitliği hususunda derin tartışmalar devam etmiştir.

İspanyol aydınlanmasının babası denilen Benedikten Benito Feijoo’nun eseri, “Kadınların Savunması” (1739) yayımladığında, İngiltere’de Sophia takma adıyla yazan aydın bir kadın yazar, “Woman Not Inferior To Man” adlı eserinde, cinsiyetler arasında erkeğin kadına üstünlüğünü meşrulaştıracak dikkate değer bir fark olmadığını savunmuş, “onların yarattığı tiranlık”tan kaynaklandığını iddia etmiştir. Ona göre cinsiyetler tamamen eşittir, kadınların düşük statülerinin nedeni olarak eğitim haklarına ulaşamamalarını işaret etmiştir.

Aydınlanmanın getirdiği en büyük uyanışlar, eğitim ve bilimle olduğundan, kadınların akademilere girmesi ya da erkekler gibi okullara giderek eğitim alabilmeleri olanaksızlaştırılmıştır. Var olan tabuların yıkımı için bir müddet daha beklemek zorunda olan kadınların en şanslıları, eşleri veya babaları sayesinde özel eğitimler alabilmiş ve kendilerini bireysel çabaları ile geliştirmişlerdir. Aydınlanma öncesi ve süresince yıllarca süregelen (1400- 1700) Querelle des femmes “Kadın üzerine Tartışmalar” kadının kimlik arayışının, erkeklerden aşağı değerlendirilmesinin, aydınlanmacı/entelektüel görüşünün ürünü sayılan bir etkinin hitabetidir.

Aydınlanmanın genel bakışı kadın üzerindeki bu sonsuz tartışmaların sonunu getirmemiştir. Aksine dönemin en aydın sayılan isimleri bu tartışmalara yeni pencereler açarak, adeta onları yeni bir yüzyıla göre güncellemişlerdir. Bu dönemin ileri gelen isimlerinden biri, Jean-Jacques........

© Gaia Dergi


Get it on Google Play