CHERİF'İ KİM ALDIYSA, AVRUPA'NIN HESABINI O VERİR! |
Bu gerçeğe rağmen; siz DÜŞÜK PROFİLLİ bir hocayla yolunuza devam ederken, üstelik transferde de fahiş hatalar yaparsanız, elbet hayallerinizi böyle çabuk kaybedersiniz..
Bu da yetmezmiş gibi, "el kesesinden Sultânım, develer olsun kurbânım" özdeyişine uygun olarak, kaynaklarınızı HAR VURUR HARMAN SAVURURSANIZ..
Günün sonunda önünüze gelen faturayı da, paşa paşa ödersiniz..
Örneğin Sidiki Cherif gibi henüz 19 yaşında olan ve futbol kariyerinde Fenerbahçe'ye transferi öncesi, sadece 19 profesyonel maça çıkmış, yani profesyonelliği dahi henüz özümsemiş bir genci, HANGİ AKLA HİZMETLE...
Devre arasında, yarım sezon için 4 milyon Avro kiralık, üzerine 18 milyon Avro'da bonservis bedeliyle transfer edersiniz?
Dahası, bu çocuğu Nottingham Forest maçında, 'elinizde başka santrfor olmadığı için' GOL UMUDU OLARAK SAHAYA SÜPERSİNİZ?
Nitekim yarı amatör olan bu genç çocuk, geçtiğimiz perşembe akşamı İngiltere'de İNANILMAZ ACEMİCE VURUŞLAR YAPARAK, eşiğine kadar geldiğimiz turun kaybedilmesine, tek başına değil ama, doğrudan neden oldu..
O halde şimdi açık ve net olarak soralım:
1' Siz bu tarz transferleri kimin raporu doğrultusunda yapıyorsunuz?
2' Diyelim ki, hoca istedi.. Peki siz neden araştırıp, "cross check" yapmıyorsunuz?
3' Harcadığınız para, sizin şahsi servetinizden yapılsa, bu kadar cömert, hatta bilinçsizce davranır mıydınız?
4' Bu duruma bir de maliyeti yaklaşık 44 milyon Avro'yu bulan, ancak takıma KATKISI SIFIR OLAN KANTE'Yİ DE EKLEYİNCE...
Fenerbahçe'nin yaklaşık 66 milyon Avro'sunu çöpe atma yetkisini kimden alıyorsunuz?
Yazık hem de çok yazık...
Aslında bu konuyu salt Fenerbahçe özeline indirgemek yerine, bir genelleme yapacak olursak...
Harcanan paralar göz önüne alındığında, Türk takımları açısından ortada genel bir başarıdan söz etmek mümkün değildir...
Nitekim Galatasaray ve Samsunspor, yapmaları gerekenin en iyisini yaptılar ama bundan fazlası, maalesef hayal gibi gözüküyor..
Fenerbahçe ise; ilk maçta Nottingham Forest’a karşı varlık gösteremeyerek büyük bir başarısızlığa imza atınca, ikinci maç adeta formaliteye dönüşmüştü..
Ciddi kadro eksiklerine rağmen, deplasmanda ortaya konan mücadele, bu maç özelinde saygıyı hak ediyordu ama..
Genel tabloya baktığımızda; Sarı-Lacivertliler'in kötü bir Avrupa sezon geçirdiği, apaçık ortada...
Bunca harcamaya karşılık; en azından çeyrek final, yarı finalin görülmesi gerektiğine dair, camiada öz eleştiri yapılmadığı müddetçe de, ilerleme kaydetmek, çok zor görünüyor..
Bu anlamda, perşembe gecesinden beri medyada esen “..yenildik ama ezilmedik” havasını, anlamlandırmak çok güç..
Şimdi bu görüşte olanlara sonmak gerekir:
Siz bu takımın devre arasında 22 milyon avroya Sidiki Cherif, 30 milyon avroya Guendouzi'yi, 2.5 yıllık toplam maliyeti: 42 milyon avro olan Ngolo Kante’yi aldığının farkında, yoksa Gülhane parkında mısınız?
Başka bir ifadeyle; üç büyükler, Avrupa’daki muadillerine kıyasla çılgınca para harcıyor ve bunun karşılığında çok daha gerçekçi başarı sağlamayı hak ediyorlar ama...
Türk futbolu açısından AVRUPA'DA BİR TÜRLÜ GELMEYEN BAŞARININ, neden gelmediği konusu...
Akıl ve mantık kriterleri içerisinde ve mutlak bilimsel metodlarla araştırılmadığı sürece...
BİZ SADECE TRANSFER HOVARDALIĞI YAPARAK, ASLA BAŞARIYA ULAŞAMAYIZ..
Son olarak gelelim Juventus’u iki dramatik maç sonunda eleyen Galatasaray’a...
Sezon başında, Galatasaray’ın UEFA katsayı ortalamalarına göre, en zorlu ikinci kurayı seçtiği öne sürüldüğünde vurgulamıştım...
Sarı-kırmızılıların, dünyanın en iyi beş santrforundan biri olan 80 milyon avro bonservis ve 21 milyon avro maaşlı Victor Osimhen, Leroy Sane, Wilfried Singo, Uğurcan Çakır ve İlkay Gündoğan’la güçlendirdiği kadrosuyla...
Hiçbir rakip ve kuradan şikayet edecek hali olmamalıdır..
Çünkü mevcut kadro, Liverpool ve City maçları dahil, tüm müsabakalarda rakipleriyle rekabet edebilecek seviyededir...
Ancak Osimhen’in oynamadığı maçların yanı sıra, yalnızca iki değişikliğin yapılabildiği Union SG ve Monaco müsabakaları da göstermiştir ki...
Sarı- Kırmızılılar; aynı teknik direktörle dördüncü sezonunu yaşayan bir ekip olmalarına rağmen, hâlen daha tek adam ve tek oyuna odaklı bir halde...
Toplu oyun çok sıkıntılı, topa dayanan varyasyonlara dair ezberlerde oldukça zayıf…
Çünkü Okan Buruk futbolunun temel oyun kurgusu; coşku ve onun tetiklediği ön alan presine dayalı…
Osimhen bu oyun için biçilmiş kaftan ama, daha fazlası gerektiğinde; özellikle de taraftarın sağladığı coşkunun olmadığı deplasmanlara gidildiğinde; Galatasaray tekliyor...
Son Juventus maçı da, bunun tipik bir örneğiydi..
Nitekim maç sonu yapılan değerlendirmelerde, birbirine benzediği düşünülen ama aslında çok farklı olan iki açıklama vardı ki, yukarıda vurguladıladığımız nüansların özeti gibiydi...
Okan Buruk da Osimhen de çok kötü oynadıklarında hemfikirdi ama, bunun nedenlerine dair teknik direktör “rehavetten” bahsederken, Osimhen “korku ve paniğe” işaret etmişti...
Bence haklı olan Osimhen'dı...
Çünkü Galatasaraylı futbolcular, coşkulu ön alan presi yapamadıkları maçlarda, oyunu kontrol etmekte sıkıntı yaşadıklarını, bu olmadığında iyi savunamadıklarını da biliyorlar...
Hatta bir kez zihinlerinde, “skoru koruma düşüncesi oluştuğunda” rakibin 10 ya da 11 kişi olması bile fark etmiyor...
Nitekim her iki Juventus karşılaşmasında da, Okan Buruk futbolunun toplu oyun zayıflığı, oyunu sahanın her yerinde, pasla ve bireysel/kolektif alan değiştirmelerle kurabilmeye dair eksikliği, belirleyici oldu...
Bu nedenle rakip 10 kişi kalmasına rağmen, oyunun istenildiği gibi forse edilmediğini, mutlak vurgulamak gerekir..
Her ne Galatasaray’ın son 20 yıldaki başarılarında, bu rasyonelliğin önemli payı vâr olsa da...
Galatasaray’ın çarşamba gecesi yaşadığı esas problemin, “rehavet” değil korku ve panik olduğunu kabul etmek daha gerçekçi olacaktır...