We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Öğrenci Direnişi Filmleri

2 0 0
28.02.2021

Tarihten bu yana yönetmenler, insanların içinde bulunduğu toplumsal süreci, düşünce farklılıklarını, tarihe geçen ve hatta geçmekte olan süreçleri filmlerinde konu etmiş ve birçok yönden kitleleri etkilemeyi başarmıştır. Tür olarak her daim etkisini sürdüren politik sinema ya da bir diğer deyişle siyasal sinema, din, devlet, siyaset ve birey başta olmak üzere tüm siyasal kavramları kullanarak bağımsızlık mücadelesini işlemiştir. Toplumsal ve kültürel özgürleşme çerçevesinde devletin işleyişi, bireyin devletle ve sistemle karşı karşıya gelmesi, vatanseverlik, totaliterlik gibi konular bağımsızlık mücadelesi içinde işlenerek bir bilinç ortaya koyulmaya çalışılmıştır.

‘’Kameranın konulduğu yer ideolojiktir. ” sözü tüm filmlerin politik olduğuyla ilgili iletişim çalışmalarında sıkça kullanılan bir aforizmadır. Gerek belgelerle, gerekse gerçeklerin çarpıtılmadan ortaya koyulduğu filmlerde aslında ortak olan tek bir şey vardır; özgür ve eşit haklarla birlikte insan gibi yaşamayı hak eden bireyleriz. Ötekileştirilmemeliyiz.

Peki paranın, gücün, reklamların, manipülasyonun var olduğu bu dünyada birbirimizi griye boyamadan tüm renklerimizle birlikte kabul edebilecek ve barışçıl bir dünyada var olabilecek miyiz? Belki evet belki hayır. Ancak sonuç ne olursa olsun sinema, insanlarda bir bilinç oluşturmaya devam edecek ve animasyonlarla, kalbimizin dakikada 120 atışıyla, 70’lerin başındaki özgür Fransız gençliğiyle, evet-hayır’la, hâl ve gidişatın sıfırlanmasıyla, kurmaca yapımlarla yönetmenler ifade özgürlüklerini sinema yoluyla aktarmaya devam edeceklerdir.

Fil’m Hafızası Yazı İşleri Ekibi olarak ‘Direniş’ Temalı filmleri listeleyerek gökyüzüne beyaz bir güvercin uçurmak istedik…

Zéro de Conduite (Yön. Jean Vigo, 1933)

Fransalı yönetmen Jean Vigo’nunZéro de Conduite” (1933) adlı filmi yönetmenin yaşamı gibi görece kısa süresine karşın, mesnedini yaşadığımız coğrafyada güncel olan “öğrenci direnişleri” temasından alıyor. Film, ileride Truffaut’nun The 400 Blows (1959) ve Lindsay Anderson’’ın If (1968) yapımlarının öncülü niteliğinde kabul ediliyor.

Vigo’nun filmografisi yalnızca iki kısa, bir uzun metraj ve bir orta metraj filmden oluşuyor. Hastalık yüzünden erken yaşta hayata gözlerini yuman yönetmenin yarattığı etki Fransız Yeni Dalgası’nın onu yeniden keşfetmesiyle açığa çıkıyor. Zéro de Conduite yönetmenin öz yaşam öyküsünden fırlamış bir yapım olarak yatılı okulda “kapatılmış” bir grup çocuğun idareye başkaldırısını işliyor.

Film, açılış sekansında kasvetli dumanlar püskürten bir lokomotifin kompartımanında türlü sihirli numaralar yaparak eğlenen iki çocuğun pandomimi andıran sessiz sinema yadigarı oyunlarıyla açılıyor. Ardından görülüyor ki; yasak olan bir eylemi -sigara içmek- yapıyorlardır ve filme dair “illegal” ilk nüve çıtırtısını burada veriyor.

Zéro de Conduite, modern dönemdeki diğer kapatılma mekânları (kışlalar, hapishaneler, hastaneler vb.) gibi hatta onlardan da erken, ismi önemsiz bir okulda, hücre-koğuş şeklinde düzenlemiş bir mimaride, başlarında gardiyanlara nazire yapan bir amirlerle ve müdürle, bir grup öğrenci için yaşamlarının ne denli baskılanmış olduğunu gösteriyor. Geceleyin soğukta bekleme cezaları, sabahları askeriye havasında içtima ve hizaya sokma nümayişi bizlere pek de yabancı olmayan disiplin toplumlarının kökenine dair evrensel bir söylem sunuyor.

Müdürün, öğretmenlerin ve amirlerin gözetimi altında okul, çocuklar için kendi karar aldıkları bir oyun alanı değil, topluma ehlileştirilmek üzere salınacakları bir aygıttır. Vigo, kendi zorlu yaşamından getirdiği deneyimleriyle bu karanlık bahçeyi gerçeküstü öğelerle ve “şiirsel gerçekçilik” olarak kabul edilebilecek üslûbuyla yeşillendiriyor. Buna örnek olarak; müdürün birkaç kareliğine *Nosferatu’yu andıran planı ve filmin sonlarındaki ağır çekimle yapılmış sahne mizanseni söylenebilir.

Öte yandan yapım süresince okul idaresi, çocukların arkadaşlıklarını, dayanışmasını, hâl ve hareketlerini kontrol etmek, bozmak ve denetim altında tutmak istiyor. Cezalandırarak, izin günlerini ezerek, tehdit ederek ve utandırarak kendi mekanizmalarını işletiyor. Buna karşın çocuklar, bazen sözsüz bir iletişimle anlaşıyorlarmış gibi isyan dalgasını büyütüp idare görevlisini bölge valisinin geleceği gün kendi tarzlarıyla derdest bile ediyorlar.

Babası Katalunya kökenli bir anarşist olan ve hapishanede meçhul şekilde katledilen Vigo, sinema aracılığıyla kendi karşılaşmalarını, öğrenci direnişi örneğiyle ve isyan naraları atarak bizlere yaklaşık yüzyıl önceden selam gönderiyor. Tepeden inme kararlarla insanların düşüncelerini yok sayan eğitim kavrayışı dayatan iktidarlara karşı, öğrencilerin, üniversitelerin ve toplulukların kendi karar alma otonomisine düzlem sunması açısından, (Francisco Ferrer’in öncülü olduğu alternatif bir “eğitim” kavrayışı gibi) “Zéro de Conduite” dikkatle ve keyifle izlenmeyi hak eden bir yapım olarak bizleri bekliyor.

*Nosferatu: Friedrich Wilhelm Murnau, (F.W. Murnau) tarafından 1922 yılında çekilen, ‘Alman Dışavurumculuğu Akımı’nın simgeleri arasında yer alan vampir temalı bir korku filmidir.

Doğaç İlbay

Punishment Park (Yön. Peter Watkins, 1971)

1970’de, Vietnam Savaşı’nın hâlâ devam ettiği yarı-kurgusal bir Amerika’da geçen kurmaca-belgesel türündeki Punishment Park (1971), Başkan Richard Nixon’ın büyüyen savaş karşıtı harekete karşın olağanüstü hâl ilan etmesiyle başlar. Polisin kongreye veya başka üst bir güce hesap vermeden tehdit olduklarını düşündükleri kişileri alıkoyabilmesi birçok öğrencinin müebbet hapis cezasına çarptırılmasına neden olur ve hapisler artık dolu olduğu için onlara bir seçenek verilir: hayatlarının tamamını hapiste geçirmeleri veya üç günlerini Punishment Park (Ceza Alanı) denilen California çölünde polisler tarafından avlanarak geçirmek. Bu üç günün sonunda eğer kaçmayı başarabilirlerse özgür olacaklardır; fakat tabi ki durum göründüğünden farklıdır.

Hippilerden, vicdani redcilerin, komünistlerden ve özgürlük savaşçılarında oluşan çoğunlukla öğrencilerin oluşturduğu grubun idealleri çölde test edilecek, hayatta kalmak için farklı şekillerde direneceklerdir. Çölde öğrencileri takip eden BBC ekibi onların direnişini kameraya alırlar ki bu şüphesiz ki tüm direnişlerin en önemli noktalarından biridir: tanıklık. Fakat Amerikan polisinin arkasında hukuksal olarak desteklenen öyle bir güç vardır ki kamera önünde insan öldürmekten asla çekinmezler; çünkü bir yaptırımı olmayacağının farkındalardır. Çölden çıkmak yerine polise karşı direnmeyi seçen öğrenciler sisteme karşı çıkarak direnmek isterler, gururlu ve kararlılardır, fakat hepsi öldürülür. Sisteme uyarak kendilerini kurtarmaya çalışanlar ise çölün sonuna ulaştıklarında acı gerçekle karşılaşacaklardır: Ceza Parkı’ndan çıkmak imkânsızdır. Sistem kendini her daim korur ve devam ettirir.

Her ne kadar son derece distopik ve karamsar bir geçmişin kalıntılarını aktarsa da, Watkins’in filmi olası geleceklere de ışık tutar gibidir. Öğrencilerin hem sorgulama sırasında hem de çölde polise ve otoritelere karşı direnmesinin nafile olduğunun seyirci farkındadır— en azından onlar için. Fakat direnmelerindeki umutsuzluk geleceğe umut olarak yansır ki bu Amerika’da 60larda ve 70lerdeki durumun abartılmış olsa da gerçekten o kadar da uzun olmayan bir versiyonudur. O zaman yaşananların belki ileride yaşanacak olması kolektif bir direniş ruhunu hatırlatır, öğrenci direnişinin zamanında değerli olduğu kadar zamansız da olduğunun altını çizer. Belki baskı hiçbir zaman bitmeyecektir, belki yolun sonundaki ışık ulaşılamayacak kadar uzaktadır, fakat direniş devam eder.

İpek Ömercikli

Dead Poets Society (Peter Weir, 1989)

Film 1959 yılında muhafazakar Vermont yatılı okulu olan Welton Academy’nin açılış töreni ile başlar. Okulun dört adet ilkesi vardır ve öğrenciler ellerinde flamalarla bu ilkeleri haykırarak tören salonuna girerler. Okulun ilkeleri “gelenek, onur, disiplin ve mükemmellik”tir. Bu dört sözcük okulun öğrencilerine verdiği eğitimin ve filmin üzerine kurulduğu muhafazakarlık ve çağdaşlık çatışmasının kısa bir özetidir. Ancak öğrenciler de kendi dört ilkelerini çoktan oluşturmuşlardır. Onların ilkeleri de “çılgınlık, dehşet, alay ve pislik”tir. Statükoya karşı koymaya zaten meyilli olan parlak bir grup öğrencinin yalnızca kendilerine yol gösterecek bir lidere ihtiyaçları vardır. Edebiyat öğretmeni John Keating’in okula gelişi bu eksiği çok geçmeden giderir.

Keating, Welton Academy’nin eski mezunlarındandır ve her ne kadar geleneksel tarzda eğitim veren bir kurumun mezunu olsa da okulunun onu ruhsuz bir makineye dönüştürmesine izin vermemiştir. Girdiği ilk dersten itibaren çocuklara okulun şanlı tarihinden değil, bu okulda okuyan öğrencilerin tarihlerinden bilhassa kendi tarihinden bahsederek, herkesin yaşamını kendi ellerine almasını ve istediklerini gerçekleştirebilmek için mücedele etmesi gerektiğini öğretir. Keating öğrencileriyle tanıştığı ilk dersini okulun mezunlar köşesinde gerçekleştirir ve burada onlara ilk öğretiden bahseder: Carpe diem! *

Welton Academy’nin son derece disiplinli ve sert eğitim anlayışına karşın Keating’in öğrencileri bahçede oyunlar oynayarak şiirler okurlar. Hatta bazı öğrenciler Keating’in öğrencilik yıllarında Ölü Ozanlar Derneği adında bir derneğin üyesi olduğunu keşfeder ve onlar da Keating’in izinden giderek okulun yakınlarındaki bir Kızılderili mağarasında geceleri buluşarak şiir okumaya başlarlar. Öğrencilerin kendilerini serbest hissettikleri ve istedikleri her şeyi yapabileceklerine inandıkları bu anlarda kimi aşık olduğu kıza aşkını ilan etmeyi planlarken, kimi de hayatını tiyatro oynayarak geçirmek istediğine karar verir. Ne var ki bu dernek çok geçmeden okul yönetimin dikkatini çeker ve üyelerini cezalandırmaya kalkar. Derneğin üyeleri birbirini ele vermeyince bu kez başından beri ders işleme teknikleri okul yönetimince onaylanmayan Keating’i yakın markaja almaya başlarlar. Keating’in tiyatroya merak salan öğrencisi Neil’in babasının tüm itirazlarına karşın sahneye çıkması ve ardından da babasının baskısına dayanamayarak intihar etmesi ise bardağı taşıran son damla olur. Okul Müdürü Nolan günah keçisi olarak Keating’i görür ve onu okuldan atmak için öğrencilerden birer birer imza toplamaya başlar. Öğrenciler Keating’e karşı hamle yapmak istemezler ancak okuldan atılma tehlikesiyle karşı karşıyadırlardır. İstemeyerek Keating’in aleyhine konuşan öğrencilerin Keating’e vefa gösterileri ise izleyicinin gönlünü fetheder. Keating ders verdiği süre boyunca öğrencilerine her zaman farklı bakış açılarına sahip olmaları gerektiğini öğretmiş ve bunu da bir metaforla göstermiştir. Öğretmen masasının üstüne çıkarak sınıfa farklı bir açıdan bakmanın nasıl olduğunu gösteren Keatin, okulla ilişkisinin kesilmesinin ardından eşyalarını toplamak için son kez sınıfa girmiştir. O esnada........

© Film Hafızası


Get it on Google Play