Bu Bir Kader Meselesidir: Barış Altı ile Berona (2025) Filmi Hakkında Bir Söyleşi
Trabzon Film Festivali Ulusal Belgesel Film Yarışması’nda En İyi Film Ödülü’ne layık görülen Berona filminin yönetmeni Barış Altı ile Berona’nın çekim sürecinden festival yolculuğuna kapsamlı bir sohbet gerçekleştirdik. Bu yıl ilk kez düzenlenen Trabzon Film Festivali’nde Ulusal Belgesel Film Yarışması Altın Taka ödülünü kazanan sevgili Barış’ı bu söyleşimiz vesilesiyle tekrar tebrik etmek istiyorum.
Berona’da Karadeniz’in muazzam manzarasıyla örülü bir mücadele hikâyesi izlediğimizi düşünürken aslında filmin çok daha önemli bir derdi olduğunu görüyoruz: çocuk gelinler. Ne yazık ki çocuk gelinler, günümüzde hâlâ mevcut olan bir sorun. Bu sorunu ele alırken güçlü kadınlar üzerinden farklı bir üslup kurman bence çok etkileyiciydi. Berona filmi nasıl hayata geçti? “Tamam, bu konu üzerinde çalışmak istiyorum.” dediğin evreden bahsedebilir misin?
Aslında Berona benim için bir karar anından ziyade, uzun süre içimde biriken ve adını koyamadığım bir huzursuzluğun zamanla anlam kazanmaya başladığı bir sürecin sonucu. Çocukluğumdan beri aile albümlerine bakmayı severdim; geçmişimin, çocukluğumun izini sürmek isterdim. O fotoğrafların çoğu bana tanıdık ve güvenli gelirdi. Ama içlerinden biri hep ayrı bir yerde duruyordu: annemin gelinlikli bir fotoğrafı. İlk bakışta sıradan bir düğün karesi gibi görünse de o fotoğraftaki mutsuzluk beni derinden sarsmıştı. Zamanla öğrendim ki annem 17 yaşında, kendi isteğiyle değil, çalıştırılmak için evlendirilmişti. Bu bilgi, fotoğrafın anlamını benim için tamamen değiştirdi. O kare artık yalnızca geçmişe ait bir görüntü olmaktan çıkıp peşinden gittiğim bir soruya dönüştü. Çocukken sorduğum ama cevapsız kalan sorular, annemin suskunluğu ve anlatılamayanlar içimde birikmişti. Bu suskunluk benim için bir eksiklikten ziyade zamanla anlam kazanan bir duygu hâline geldi. Berona, tam da bu birikimin ve söylenemeyenlerin içinden ortaya çıktı. Bu yüzden Berona’yı, kendi çocukluğumdan ve annemle kurduğum bağdan ayrı düşünmem mümkün değil.
Ben annemle; aslında kadınlarla ve çay bahçelerinde büyüdüm. Bana anlatılanlara göre annemin peşinden hiç ayrılmazmışım. O nereye giderse ben de oraya gider, en zor bahçelere bile yanında yürürmüşüm. Annem bugün bunu gülerek anlatıyor. Hatta “Bırak artık peşimi.” diyerek beni çay bahçesine fırlattığı bir anı var. Bugünden bakınca komik geliyor. Ama bugün o ana Lütfiye’nin gözlerinden baktığımda, bunun yalnız kalmaya ihtiyacı olan bir kadının dışavurumu olduğunu hissediyorum. Günlük emeğin ve görünmez yüklerin arasında, belki de yalnızca birkaç dakikalık bir nefes alma arayışıydı bu. Ben onu hiç yalnız bırakmadım; peşinden gitmeye devam ettim. Bu peşinden gidiş tek taraflı bir ısrar değildi. O da beni, bir anlığına fırlattığı o çay bahçesinden yeniden alıp, elimden tutarak yürümeye devam etti.
Berona, bu birlikte yürüyüşün içinde, el ele vardığımız bir durak hâline geldi. Berona’nın sonu beni bu yüzden derinden etkiliyor. Çünkü film, yalnızca bir hikâyenin kapanışı değil; bir annenin sessizliğiyle bir çocuğun ısrarının, yıllar sonra birbirini anlamaya başlamasının hikâyesi. Berona benim için yalnızca bir film olmadı. İçimde biriken duyguların, geçmişle kurulan bağların ve cevapsız kalan soruların ilk kez nefes alabildiği bir alan oldu. Aynı zamanda, annemin yalnız kalma ihtiyacını yıllar sonra fark edebilmenin ve bunu kabullenmenin de bir yoluydu. Bu farkındalıklarla birlikte, benim için esas mesele, içimde biriken duyguları ve anlatmak istediğim hikâyeyi taşıyabilecek bir yol bulmaktı. Genç bir yönetmen adayı olarak bol bol film izlediğim, sinema teorisiyle iç içe olduğum ama bütün bu birikimi somut bir anlatıya dönüştürme ihtiyacı hissettiğim bir dönemdi. Sinema, bu duyguları en dürüst ve doğrudan aktarabileceğim bir araç olarak karşıma çıktı. Berona, anlatma ihtiyacımın bir biçim kazanmasıyla birlikte hem kendimi hem de Lütfiye’yle aynı kaderi paylaşan diğer kadınları daha yakından anlamaya çalıştığım bir sürecin adı oldu.
Modern zamanlarda değişen hayat şartlarımız, gereksinimlerimiz evliliğe ve aile birliğine farklı anlamlar yüklememize neden olabiliyor. Filmin merkezinde çocuk yaşta evlendirilen Lütfiye’nin geçmişiyle ilgili içsel yüzleşmesine şahit oluyoruz. Ancak tüm zorluklara rağmen Lütfiye’nin her şeyi bir mantık çerçevesine oturtması çok değerli. Aslında boyun eğen değil mücadeleci ve kendinden emin bir kadın görüyoruz. Kimseyi suçlamayan, hayatı olduğu gibi kabul eden, yaşadığı her şeyi bir kazanım olarak gören bilge bir kadın. Senin izlenimine göre Lütfiye’yi hayata bağlayan şey tam olarak neydi, bunu çok merak ediyorum. Berona, neden Lütfiye’nin etrafında şekillenme kararı aldı?
Lütfiye’yi hayata bağlayan şeyin tek bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Onu güçlü kılan şey, başına gelenleri inkâr etmemesi ama aynı zamanda onlara teslim de olmaması. Yaşadıklarını bir suçlama diliyle değil, bir anlamlandırma çabasıyla ele alıyor. Bu da onu boyun eğen bir karakter olmaktan çıkarıp, kendi hayatının öznesi hâline getiriyor. Filmde Lütfiye’nin kurduğu çok önemli bir cümle var: “Ne yaşadıysak büyüklerimizin yüzünden yaşadık.” Bu cümle ilk bakışta bir suçlama gibi algılanabilir ama bence tam tersine, olanı biteni yerli yerine koyma çabası. Lütfiye burada bir hesap sormuyor; yaşananların bireysel hatalardan dolayı olmadığını, kuşaklar boyunca aktarılan bir düzenin sonucu olduğunu söylüyor. Suçlayarak değil, anlayarak konuşuyor. Lütfiye için hayat, geçmişi sürekli yargılamak ya da geri döndürmeye çalışmak değil; onu olduğu hâliyle kabul edip, bu kabulün içinden bir denge kurmak. Kimseyi suçlamıyor çünkü suçlamanın onu ileri taşımadığını biliyor. Yaşadıklarını bir kayıp olarak görmüyor, hayatın ona öğrettikleri olarak görüyor. Bu bakış açısı onu hem mücadeleci hem de sakin kılıyor. Bilgelik dediğimiz hâl de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Berona’nın Lütfiye’nin etrafında şekillenmesinin nedeni de bu duruştu. Çocuk yaşta evlendirilmiş olmasına rağmen, hikâyesini yalnızca bu travma üzerinden tanımlamıyor. Film, Lütfiye’nin geçmişiyle kurduğu içsel yüzleşmeye tanıklık ederken, aslında onun bugünle kurduğu ilişkiye bakıyor. Onu hayata bağlayan şey; üretmek, çalışmak, gündelik hayatın içinde kalmak ve kendi yaşadıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmek. Bu yüzden Berona, bir mağduriyet anlatısı olmaktan çok, hayatı olduğu gibi kabul eden ama bu kabulün içinden güç üreten bir kadının portresi. Lütfiye’nin etrafında şekillenmesinin sebebi de onun bu sessiz, sakin ama son derece sağlam duruşu.
Özellikle Lütfiye ve Ayşe Hala’nın sahnelerinde taşra halkının kadınlara hatta erkeklere bakışını deneyimliyoruz. Bu noktada kadınların maruz kaldığı dışlanma ya da ötekilikten bahsedip yalnızca tek bir cinsiyet üzerinden sınırlamaya gitmek istemiyorum. İki kadının konuşmalarından anladığımız kadarıyla tarım ve hayvancılık gibi işlerle uğraşan birçok kültürde insanların birer işçi olarak görülmesi söz konusu. Kadın olmak ya da erkek olmak sanırım cinsiyet üstünlüğü sağlamıyor. Özellikle Lütfiye’nin “Ben çocuk, eşim çocuk.” dediği cümle bütün sorumluluğu önceki nesile aktarıyor. Sanırım her iki çocuk da bir işe yaramaları için aile birliği altında örgütleniyor. Daha yakından tanıyabilmek adına filmin çekildiği coğrafyanın ve aile dinamiklerinin seni bir yönetmen olarak nasıl etkilediğini sormak isterim.
Aslında bu filmi bir anlamda babam için yaptığımı söyleyebilirim. Kendini izlesin, görsün diye. Çekim sürecinin başında Ali’yi daha sert ve suçlayıcı bir yerden kurmaya çok yakındım. Çünkü sinirliydim; kayıtsızlığına ve yardımsızlığına karşı öfkeliydim. Erkekleri ve özellikle Ali’yi daha kötücül bir çerçevede anlatmayı düşünüyordum. Ama film ilerledikçe beklemediğim bir şey oldu: empati kurmaya başladım. Annemin kimseyi suçlamadan olanı olduğu yere koyan tavrı, benim de bakışımı değiştirdi. Bir noktada fark ettim ki ben de büyüyordum. Çünkü Ali bu düzenin dışında bir figür değildi; tam tersine, aile içinde ona biçilen rolün, geleneklerin ve göreneklerin bir sonucuydu. Ne gördüyse onu yaşamıştı. Bu farkındalık, aile içindeki ilişkileri iyi kötü gibi basit karşıtlıklar yerine roller ve beklentiler üzerinden okumama yol açtı. Bu, Ali’yi aklamak anlamına gelmiyor. Ama onu tek başına bir fail olarak değil, kuşaklar boyunca aktarılan bir yapının parçası olarak görmeyi mümkün kılıyor. Bu yüzden filmde Ali’yi derinlemesine açmamayı, ona yakın planlarla yaklaşmamayı ve erkekleri çoğunlukla arka planda tutmayı bilinçli olarak tercih ettim.
Hikâyeyi açıklamak yerine, Lütfiye’nin ve Ayşe Hala’nın gündelik hâllerinin ve kurdukları cümlelerin bu yapıyı görünür kılmasını istedim. Tam da bu yüzden Ali ve Lütfiye’nin çocuk yaşta evlendirilmesi hikâyenin asıl kırılma noktası. Ali’den bir erkek olarak hayata atılması, çalışması, üretmesi ve aile kurması bekleniyor; bunlar bireysel tercihlerden çok, aile birliğinin devamı için yüklenen zorunluluklar. Lütfiye’nin “Ben çocuk, eşim çocuk.” cümlesi bu yüzden çok güçlü; sorumluluğu bireylerden alıp önceki nesillere ve kurulmuş düzene işaret ediyor. İkisi de çocukken, yetişkinliğin bütün yükünü taşımak zorunda kalıyor. Bu coğrafyada, özellikle Karadeniz’de, cinsiyet üstünlüğü çoğu zaman anlamını yitiriyor. Belirleyici olan kadın ya da erkek olmak değil; bedenin ne kadar çalışabildiği, ne kadar yük taşıyabildiği.
Lazca’da “kadın” anlamına gelen oxorca kelimesinin kökeni de bunu çok iyi anlatıyor: “evin direği”. Lütfiye’nin filmdeki duruşu, bu kelimenin karşılığı gibi; hayatın sürekliliğini taşıyan, evi ayakta tutan bir güç. Ama bu noktada Ali’yi de dışarıda bırakmak mümkün değil. Çünkü Ali de evlendirilerek aslında o direği bulmaya, hatta bir an önce o direğin yerine geçmeye zorlanıyor. Bir erkek olarak ondan beklenen, evin yükünü omuzlaması ve düzeni sürdürmesi. Yani Ali de çocuk yaşta, henüz hazır olmadığı bir sorumluluğun içine itiliyor. Filmde karşı karşıya gelen iki karakterden çok, aynı yükün altında farklı biçimlerde ezilen iki çocuk görüyoruz. Bütün bu yüklerin içinde gözden kaçmaması gereken çok önemli bir şey var: Lütfiye, Ali’yi her şeye rağmen seviyor. Bunu açık bir cümlede değil, söylediği türküde duyuyoruz. “Bir sevdiğim var, sopayla kovalayacağım.” dediği an tamamen doğaçlama gelişti ama filmin en sahici anlarından biri oldu. Çünkü o cümlede öfke kadar şefkat, sitem kadar yakınlık da var. Bu ilişki romantik bir idealden çok, aynı hayatın içinde birlikte ayakta kalma hâli.
Benim için Berona, suçlu arayan bir film değil. Aile içindeki bu rollerin nasıl kurulduğunu, nasıl normalleştiğini ve insanların bu yapı içinde nasıl yaşamayı sürdürdüğünü anlamaya çalışan bir film. Ali’yi ve Lütfiye’yi tek tek anlatmak yerine, aralarında sessizce kurulan hayatı dinlemeyi seçtim. Seyircinin de bu sessizliğin içinde kendi sorularıyla baş başa kalmasını istedim. Bu coğrafya ve aile dinamikleri beni bir yönetmen olarak da derinden etkiledi. Suçlayan, açıklayan ya da hüküm veren bir yerden film kurmak yerine; dinleyen, bekleyen ve boşluk bırakan bir anlatı dili geliştirmem gerektiğini fark ettim.
Yakın planlardan ve karakterleri kesin çizgilerle tanımlayan sert anlatılardan özellikle kaçındım. Hikâyeyi tarif etmek yerine, gündelik hayatın ritminin, söylenmeyenlerin ve sessizliklerin konuşmasına izin verdim. Bu süreç beni kontrol eden değil, gözlemleyen; yönlendiren değil, alan açan bir yönetmenlik tavrına taşıdı. Lütfiye ve Ali arasında kurulan bu sessiz bağ, karakterlere taraf olmadan yaklaşmamı ve onlarla empati kurmamı sağladı. Bu olgunluğa, açıkçası, onlar sayesinde yaklaşabildiğimi hissediyorum. Filmde her şeyi göstermek yerine, seyircinin düşünmesine ve sorgulamasına alan açmak istedim. Berona, bu sessizliklerin içinden geçmişe bakmayı mümkün kılan bir film oldu.
Aslında hikâyeye dâhil olmaya başladığımızda isim tercihinin ne kadar yerinde olduğunu görmüş oluyoruz. İnsan dediğimiz varlığın yaşlanan bir çocuk olduğunu düşünüyorum. Filmdeki birçok yetişkin hâlâ hayaller kuran birer çocukmuş gibiydi. Kimi zaman çay kimi zaman mısır taneleri hepsi dünya sahnesinde oyalanmak için uğraşılan birer nesne olarak karşımıza çıkıyor. Berona’nın, Lazca çocukluk demek olduğunu okudum, doğru mu?
Evet, doğru. Berona, Lazca’da çocukluk ya da çocukluk zamanları anlamına geliyor. Filmin ismine karar vermek benim için en zor süreçlerden biriydi; baştan belirlenmiş bir isim değildi. Aksine, filmin kendi adını bulması neredeyse filmin bitişiyle aynı zamana denk geldi. Bu isme varmam biraz zaman aldı. Zamanla şunu fark ettim: Biz film boyunca Lütfiye’yi, Ali’yi, Ayşe Hala’yı ve diğer karakterleri bugünkü yaşlarıyla değil; aslında onların çocukluk zamanlarını izliyoruz. Yaşları ilerlemiş olsa da hayata hâlâ çocukken yüklenmiş sorumluluklarla bakıyorlar. Çay, mısır taneleri, elekle oyalanmak ya da söylenen bir mani; bunların hepsi dünyayla baş etmenin, zamanla oyalanmanın küçük yolları gibi geliyor bana. Bu farkındalık benim için çok kişisel bir yere de dokundu. Çünkü ben de hâlâ çocuk olduğumu ve çocukluk zamanlarımı yaşamaya devam ettiğimi hissediyorum. Belki sorumluluklarımız artıyor, rollerimiz değişiyor ama içimizdeki çocuk tamamen kaybolmuyor.
Berona kelimesi, hem sözlük anlamıyla hem de bana hissettirdikleriyle bu duyguyu çok iyi karşılıyor. Filmle birlikte bu kelime, sadece karakterleri değil; benim kendi çocukluk hâlimi de tarif eder hâle geldi. Bu yüzden Berona, benim için yalnızca bir film adı değil; çocukluğun geride bırakılan bir dönemden çok, insanın hayatı boyunca farklı biçimlerde temas ettiği bir hâl olduğunu hatırlatan çok değerli bir kelime. Filmdeki karakterler için olduğu kadar benim için de böyle. Onları izlerken, kendi çocukluk zamanlarımla aramdaki mesafenin aslında sandığım kadar büyük olmadığını fark ettim. Belki büyüyoruz, yüklerimiz artıyor ama oyalanma biçimlerimiz, hayata tutunma şekillerimiz çok da değişmiyor. Berona bu anlamda hem karakterlerin dünyasına hem de benim iç dünyama dokunan bir kelimeye dönüştü. Filmin adının da tıpkı filmin kendisi gibi, tek bir anlama kapanmasını istemedim. İzleyen herkesin kendi çocukluk zamanlarıyla, kendi oyalanma hâlleriyle bir yerden temas edebilmesini istedim. Film........
