We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

‘Hoşça bak zâtına’ diyememek

3 13 20
24.09.2021

Büyüsü yitmiş dünyanın restoratörleri “din”i geri çağırdıklarında postmodernizmin ayartmalarını hesaba katmışlar mıydı, bilmiyorum, ama kutsalın dönüşü miti yeniden sahneye konuluyor. Bu, birçok bakımdan bir yeniden üretim manasına geliyor. Sembollerin, simgelerin gücü her zamankinden fazla ve coşkuyla filizleniyor, klişe olarak çiçek açıyor.

Klişelerin yönlendirdiği tüketici davranışları, derin görünsünler diye suyu bulandıran yazarların tuzağına düşerek şekilleniyor. Zemin hazır: Manevî açlık. Ruhun gıdası olarak tasavvufun seçildiği örnekler de var.

Batı’daki mistisizm temayülü neticesinde Hint, Mısır, Şark, Uzakdoğu oryantalizm rüzgârıyla keşfedilmiş ve bu hususta Hermann Hesse’in Siddartha’sından Leonard Cohen’ın şarkılarına, Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’inden Jorge Luis Borges’in Binbir Gece Masalları’na kadar sayısız örnek ortaya konmuş.

Bana göre kırılma noktalarından biri, konusunu Şark anlatılarından alan Brezilyalı eski şarkı sözü yazarı Paulo Coelho’nun Simyacı romanının doksanlı yıllarda bütün dünyada estirdiği fırtınaydı. İnsanın kendini arayışının hikâyesiydi bu. Delfoi Tapınağı’nın girişindeki ‘kendini tanı’ düsturunun ‘kendini bul’ şeklinde yeniden üretildiğine şahit oluyorduk; hazine insanın kendisindeydi ve bu ancak bir yolculuğa çıkmış olmakla fark edilebilecek bir şeydi.

Sahte sanat – gerçek sanat

Bugün mesele her şey çok kitsch ile ilgili. “Kitsch” kelimesi her ne kadar ucuz sanat eserlerine ilişkin bir vurguyu içerecek şekilde, daha ziyade sanat eserine ticarî bakan güruhun kullanımıyla ortaya çıkmış olsa da, bunu küçük burjuva sınıfıyla, endüstrileşme ya da kapitalizmle sınırlandırmak ne denli doğru olur, açıkçası sorulması gereken soru budur.

‘Sahte sanat’ ile ‘gerçek sanat’ arasındaki sınır nerede başlar ve nerede biter? Bir eser hangi özellikleri dolayısıyla gerçek bir sanat eseri olarak kabul edilmeli? Oğuz Cebeci, bu hususta Edebi Zevk Yargısı adlı kitabında şunları söylüyor: “Clive Bell’in 1914’te yayımladığı Art adlı yapıtında geliştirdiği ‘anlamlı form’ kavramı bu çerçevede önem kazanır. Buna göre ‘anlamlı form’a sahip nesne ‘estetik heyecan’a yol açar; buna yol açmayan nesneler sanat yapıtı sayılamaz. 20. yy’ın ikinci onyılında ‘gerçek sanat’ bir dizi ‘modernist’ kavram üzerinden tanımlanmaya başlamıştı. Bunlar özgünlük, gerçeklik, kalite gibi kavramlar olup, ‘sahte sanat’ı ‘gerçek sanat’tan ayırmaya hizmet ediyordu.”1 ‘Sahte sanat’tan kasıt, elbette ‘kitsch’ olacaktı. Cebeci, Daniel Tiffany’den hareketle “Yeni yazılmış ancak eski olma iddiasındaki çocuk şiirleri, halk şiirleri, melodramlar, gotik şiir ve köylü şiiri gibi türler üzerinden ilerleyen yeni edebiyat, nihai olarak, kitsch’i doğuracaktır.” ifadesiyle ‘sahte arkaik metin’ üretimi bağlamında bir çerçeve sunuyor.2 Bizde “güzel olan her şeyden hoşlanmak” şeklinde ifadesini bulan şeyin aslında bir bakıma kitsch’e temayül olduğu açıkça ortada.

İyi duygularla kötü edebiyat

Ben, kitsch kavramının üreticiden çok, muhatap ile ilgili olduğu kanaatindeyim. Tanpınar’ın ‘zevk hezimeti’ dediği şeye denk düşen bir atmosfer içerisinde ‘kitsch-man’ denilebilecek ‘zevksiz-görgüsüz’ bir yeni insan tipinin doğmasına imkân veren şartları da göz ardı etmeden söyleyebiliriz ki, bu tip, ‘kusurlu hedonizm’iyle “boş zamanını mümkün olan en büyük heyecan‘la doldurmak ve bunun için mümkün olan en az çaba’yı göstermek ister.”3

Bir ahlâkî perspektif bakımından da düşünebileceğimiz bu tavır, analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung’un ‘ilkel insan’ı bağlamında da farklı bir şekilde karşımıza çıkar: “Kitsch nesneler, insanın iç dünyasındaki acının dışa yansıtılmasına ilişkin ipuçları olma özelliğindedir. Böylece, iç dünyanın saklı problemleri, kurgusal bir değer taşıyan nesnelere yansıtılmakta, bu da sorunlara tahammülü kolaylaştırmaktadır.”4 Bu kişilerin dünyayı içselleştirmek ya da kendi bireyliklerini inşa etmek gibi hususlardaki zafiyetleri onu eserle muhataplığı konusunda ‘eğlenme/oyalanma’ düzeyinde bırakır.

Milan Kundera’nın çarpıcı tespiti vardır: “Kitsch birbirini izleyen iki gözyaşı damlasına neden olur. Birinci damla, çayırda oynayan çocukları görmek ne güzeldir der. İkinci damla, çayırda koşan çocuklardan duygulanmak ne güzeldir der. Kitsch’i kitsch yapan bu ikinci damladır. Buna göre, ikinci damla, kitsch nesnenin içindeki ‘boşluk yapısı’nı yeniden........

© Fikir Turu


Get it on Google Play