İRAN’IN DİRENİŞ EKSENİ: KÜRESEL KIRILMA VE SON BÜYÜK BARİKAT

2026 yılı, Ortadoğu’da sadece sınırların değil, “egemenlik” kavramının moleküler yapısının yeniden tanımlandığı bir milat olarak tarihe geçmektedir. İran, ABD ve İsrail arasındaki bu çok katmanlı çatışma; barut ve çelikten ziyade, yüzyıllık bir emperyal mühendisliğe karşı yükselen kadim bir anti-emperyalist barikatın varoluşudur. Batı’nın yüksek teknolojili savaş makinesi ile Doğu’nun asimetrik direniş iradesi karşı karşıya gelirken; sokağın biriken öfkesi bölgenin sosyo-politik genetiğinin ne denli radikal bir dönüşüme zorlandığını kanıtlıyor. Bu sadece bir rejim değişikliği arayışı değil; küresel hegemonyanın “ehlileştirilemeyen son asiyi” diz çöktürme operasyonu ile tarihin tekerrüre direnen son kalesinin amansız çarpışmasıdır.

İran, ABD ve İsrail arasındaki 2026 çatışması, yalnızca askeri bir operasyon değil; Ortadoğu’nun sosyo-politik genetiğini değiştirmeyi hedefleyen bir mühendislik projesidir. ​Bu savaşın arkasındaki ana motivasyon, İran’ın nükleer kapasitesinden ziyade, İsrail’in bölgesel hegemonyasını 20-30 yıl boyunca garantileme arzusudur. Operasyonun kod adları ve İsrail’in söylemleri, İran’daki mevcut rejimi devirip yerine Batı yanlısı, seküler bir monarşi (Şah’ın oğlu gibi) getirme niyetini açıkça ortaya koymaktadır.

ABD ve İsrail, hedef olarak Hizbullah, Husiler ve Haşdi Şabi gibi yapıların lojistik damarlarını kesmeyi planlıyor. Ancak sahadaki veriler, İran’ın ilk şoku atlattıktan sonra mobil sistemlerle (füze rampaları, İHA’lar) direnci yaydığını gösteriyor. Petrol fiyatlarının tırmanması ve Hürmüz Boğazı’nın kapanma riski, Batı’nın “hızlı zafer” beklentisini bir küresel enerji krizine dönüştürüyor. Tüm bunlara ek olarak, İslam ülkelerinin tutumu, derin bir bölünmüşlüğü de simgeliyor aslında. 18 Mart 2026’daki Riyad Bildirisi, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün gibi ülkelerin İran’ı kınamasıyla sonuçlandı. Eleştirel bir bakışla bu, Müslüman devletlerin Batı destekli operasyona sunduğu bir “meşruiyet kalkanı” olarak okunabilir. Körfez monarşileri, İran’ı varoluşsal bir tehdit olarak gördükleri için ABD-İsrail müdahalesini içten içe destekliyor. Ancak bu durum, bölgedeki halk nezdinde “Siyonist bir operasyona yardım etmek” şeklinde yorumlanarak ciddi bir toplumsal öfke biriktiriyor. Azerbaycan’ın İsrail ile en yakın savunma iş birliğine sahip Müslüman bir ülke olması, onu İran’ın doğrudan hedefi haline getirdi. Bu durum, İslam ülkeleri arasındaki çatışmanın ne denli derinleştiğinin de bir kanıtıdır. ​”İslam dünyası, İran’ın bölgesel yayılmacılığından duyduğu rahatsızlığı dindirmek için İsrail ve ABD’nin “cerrah” neşterine güvenerek büyük bir hata yapıyor olabilir. Bu müdahale İran’ı demokratikleştirmeyecek; aksine, Suriye veya Libya örneğinde olduğu gibi devasa bir otorite boşluğu ve radikalizm dalgası yaratacaktır.

Güvenlik ve ticaret kaygısıyla ABD eksenine kayan İslam ülkeleri için durum, kendi iç sorunlarını emperyal güçlerle çözmeye çalışmanın acziyeti olarak yorumlanabilir. ABD ve İsrail uluslararası hukuku hiçe saymaktadırlar.

İran lider kadrosunu kaybetti, ancak saha gücünü halen korumakta. Bedeni darbe alsa da, Direniş Ekseni’nin sinir uçları sahada çelik bir iradeyle hareket etmeyi sürdürüyor.

İran, ABD ve İsrail arasındaki gerilim, 2026 yılı itibarıyla tarihin en kritik ve sıcak evrelerinden birine girmiş durumda. Bu savaş, sadece İran’ın değil, Ortadoğu’daki tüm devletlerin egemenlik anlayışının test edildiği bir sınavdır.

​28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in ortaklaşa başlattığı askeri operasyonlar, bölgedeki dengeleri tamamen değiştirdi. ABD ve İsrail, bu saldırıları İran’ın nükleer kapasitesini kalıcı olarak yok etmek ve balistik füze programını durdurmak amacıyla başlattığını savunuyor. Çatışmalar sırasında İran’ın en üst düzey dini ve siyasi lider kadrosuna yönelik suikastlar (Ayetullah Ali Hüseyni Hamenei ve Ali Erdeşir Laricani ile birlikte diğer üst düzey liderler) savaşın şiddetini “topyekûn savaş” seviyesine çıkardı.

Ayetullah Ali Hüseyni Hamenei ve Ali Erdeşir Laricani gibi isimlerin kaybı, ilk bakışta devletin “başsız” kaldığı ve stratejik aklın felç olduğu bir kaos tablosu çizmektedir. Geleneksel askeri doktrinler, merkezi komuta zinciri kırıldığında direncin de kırılacağını öngörür. Ancak İran’ın 2026 savunması, bu klasik teoriyi geçersiz kılan hibrit bir........

© Fikir Kazanı