Hak, Hukuk, (Hakikat), Adalet ve İktidar “Kuvveleri” İle Kuvvetleri Arasındaki İlişkiler-2

Hak/Hukuk, Adalet ilişkileri:

Hak/haklar ve adalet ilişkisi söz konusu olduğunda açmaz “hak-kavramında” başlamaktadır. Adalet denilen, hakların doğru -olması gerektiği biçimde, dengeli olarak taksim, tahkim edilerek eşit/doğru bir biçimde tanzim edilebilmesi- durumudur. Burada bir sorun yok, sorun “hak-kavramında” düğümlenmektedir. Hakların ne olduğunu ve olması gerektiğini tanımlayabildiğimizde, onları yerli yerine oturttuğumuzda adaleti veya adaletsizliği de tanımlı, görünür, aktüel bir moment haline getirebiliyoruz. 

Hak kavramına dair gerek etimolojik gerekse hukuk veya hukuk felsefesi bağlamında literatürdeki tartışmaların izini sürerken bu kavramsal tartışmaların giderek totolojik bir hal alıp devr-i batıl içine saplanıp kaldığını gördüm. Hak kavramı gerek “doğal haklar” gerekse “kanunla/hukukla” tanımlı olan “pozitif haklar” bağlamında ele alınsın, sonuç değişmiyordu, her iki yaklaşım da kendi kendisini tekrar eden analitik/aksiyomatik önermelere dönüşüyordu giderek. 

Örneğin, yaşamak, özgürlük, mülkiyet gibi durumlar insanın insan olmaklığından kaynaklı devredilemez, el konulamaz, zapt-u rapt altına alınamaz “doğal” haklarıdır denildiğinde, aslında ön-kabullere dayalı, kendi kendisini tekrar eden tanımlar silsilesiyle karşılaşıyoruz. Birinci ve temel aksiyom ise “insan-denilenin”, “insan-olduğu” verili olarak ele alınmış. Oysa tanımın şartlarından birisi de bir kavram, kendisinden daha kapalı, tanıma-açıklamaya muhtaç olanla tanımlanamaz ilkesidir. İnsan denilen kimdir, nedir, nasıldır ki onun “kendiliğinden-devredilemez” temel hakları olsun?

Aynı açmaz pozitif haklar kavramsallaştırması için de geçerli. Kanun, norm ve normatiflik devreye girmeden hak-denilenin ne-liği belirsiz kalır, ancak bir kanun çerçevesi içinde “hak denilen”, spekülatif-belirsiz olmaktan çıkar ve bir moment/vakıa haline gelmiş olur. Teknik anlamda “hukuk-denilen” kurumun açmazı ise tam olarak burada başlamaktadır veya insanlığın açmazı mı demek gerekiyor; hakların ne olup olmadığını belirleyecek olan tüze/yasa, kanunları, neye göre, nasıl kim koyup tanımlayacaktır? İşte C. Başkanının huzurunda konuşan Alev Alatlı’nın, “her yasal hak helal değildir” şeklindeki tespiti ve tespitin içine düştüğü patinaj yapma hali aslında tam da bu noktadaki belirsizliklerin getirdiği açmazlardan kaynaklanmaktadır. Kapalı olanı, daha kapalı/spekülatif olanla açıklama çabası. Hak denilen kavram “kanun-yoluyla” tanımlanamaz, hakkın yasaya uygun olması yetmez aynı zamanda “helal”, yani hak edilmiş olması gerekir. İyi ama değişen bir şey yok ki, bu sefer de “helal-olan” nedir tartışması devreye girecektir. 

Bütün bu açmazları nedeni olarak şunu gördüm: Aslında negatif olan durumlar, pozitif bağlama alınıyor, orada idealize edilerek “pozitif-içerikler” yüklenmeye çalışılıyor. Bu aslında sadece hak/hukuk/adalet alanında değil, insanlık bilincinin hemen hemen yöneldiği her alanda yaşadığı bir patinaj/boşa dönme halidir. Örneğin “hak-nedir”i pozitifleyip ne-liğini aradığımız gibi, aynı şekilde insan bilinci, kadim olarak, “adalet, barış, sevgi, aşk, madde, varlık, zaman” ve benzerlerine dair sürekli ve ısrarla bu “ne-dir” sorusunu soruyor. Ama gelinen nokta itibarıyla bilinç hala bu sorulara bir cevap bulabilmiş değil. 

Kanımca bilincin sürekli olarak bu alanda patinaj halinde olmasına yol açan bir usul hatası var, o da şu; insan denilen varlık aslında pozitif değil, negatif ontolojisi, epistemolojisi........

© Fikir Coğrafyası