“Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşamayı niye beceremiyoruz? |
Siyaset nedir sorusunun kendisinin siyasal bir sorun olması durumunu parantez içine alıp, bu yöndeki tartışmaları ihmal edersek, siyaset denilen şey için şunları söyleyebiliriz. Siyaset iki yönde işleyen iktidar mücadelesi süreçlerinin genel adıdır. Siyasal süreçler söz konusu olduğunda ya bir toplumda iktidarı elinde bulunduranlar bunu muhafaza etmeye çalışır ya da toplumun içinde iktidar dışındaki diğer güç odakları (muhalif unsurlar) var olan iktidarı yıkıp yerine kendi iktidarlarını kurmaya çalışır.
İnsanlık tarihine ve şimdisine baktığımızda iktidarı koruma veya elde etme faaliyetlerinin toplumsal arenada çok sert, acımasız savaşlara sahne olduğunu görüyoruz. Peki iktidarı, uğruna canlar alınıp verilebilecek kadar önemli kılan nedir?
Öncelikle iktidar güce (power) sahip olma durumudur. Eş deyişle “yapabilirlik, edebilirlik” halidir. Örneğin cinsel bağlamda “iktidarsız erkek” denildiğinde kastedilen şey, üreyebilme faaliyeti için gerekli olan cinsel enerjiye/kuvvet ve kudrete sahip olamama halidir. Bu bağlamda “siyasal iktidar” ise bir toplumda, o toplumla ilgili olan alanlarda söz yetki ve karar sahibi olup olmama hali ile ilgilidir. Gerek bireysel gerekse toplumsal anlamda “iktidara” sahip olmak, ilgilisine birçok olanaklar sunabilmektedir. İktidara sahip olmanın sunduğu bu olanakları elde edebilmek adına da insanlar, gruplar, sınıflar iktidarı elde edebilmek adına çok sert çatışmaları göze alabilmektedirler. William Golding “Sineklerin Tanrısı” adlı edebi metninde, bir grup çocuk üzerinden insanlar arası bu iktidar kavgasının en primitif/kökensel durumunu ortaya koymak istemiştir.
İktidar/siyasal ilişkiler söz konusu olduğunda en temel soru şudur; Bir toplumda yöneten/yönetim, iktidar aygıtı olmak zorunda mıdır? Genel olarak soruya evet ve hayır şeklinde verilen iki cevap vardır. Toplumlarda yönetim aygıtı elzemdir, olmazsa olmaz diyenler yönetim-aygıtını doğanın devamlılığı olan doğal bir durum olarak görürken, olmasa da olur diyenler yönetim aygıtını kültürel/insani bir faktör olarak görürler. Benim görebildiğim kadarıyla, Yönetim aygıtına gerek yoktur, bu aygıt olmadan da toplumsal hayat kendi kendisini idame ettirebilir diyen tüm türevleriyle birlikte ana akım olarak dört temel perspektif vardır. Bunlardan ikisi, Marksizm ve felsefi sosyolojik anlamlarıyla anarşizm, açık seçik, aleni biçimde efendiler, yönetenler, herhangi bir iktidar aygıtı olmadan da komünal biçimde yaşayabiliriz iddiasını ortaya koyarlar. Diğer ikisi olan teoloji alanı ile yine bu alandan çıkan mistik, tasavvufi, ezoterik yaklaşımlar ise zımni olarak iktidarsız, devletsiz bir yaşamın (cemaat) mümkün olduğunu nefsi olarak ortaya koymaya çalışırlar.
(Tam da bu noktada, cemaat/community, cemiyet/society kavramları üzerine yapılabilecek karşılaştırmalı okumalar ilginç olurdu sanırım. Cemaat yapısının olumsuzluklarına karşı cemiyeti koymak ama cemiyetin olumsuzluklarına karşı da cemaatin olumluluklarından yararlanmak gerekiyor. Batı tipi modernizm boyunca toplumlar cemaatlerden cemiyetlere doğru evrilirken, cemaatlerin insan bireyine doygunca sunabildiği aidiyet hissini cemiyetler karşılayamadı, toplumsal bağlar zayıfladı ve insan tekili dünyanın içinde kendisini bir-başına yalnız ve çaresiz hissetmeye başladı. Bana öyle geliyor ki Marksistlerin ve anarşistlerin olması gereken olarak ortaya koydukları komünal toplum modeli ile cemaat tipi toplum modeli arasında çok fazla benzerlikler var ve bu yanlarıyla her ikisi, batının toplumsal modeli olan “cemiyet/society’lerden farklılaşıyor)
Marksist ve anarşist anlayışlara göre insanlığın ilk zamanlarında toplumsal organizasyon modeli komünal yapıdaydı. Giderek üretim/geçim araçları üzerinde (toprak) özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla birlikte toplumlarda eşitsizlik de ortaya çıkmış oldu. Yani toprak sahibi olanlar ve olmayanlar. Toprak sahibi olanlar giderek toplumun efendisi, olmayanlar ise onların kölesi, marabası, ücretli çalışanı haline geldi. Toprak sahibi olanların topraklarını koruyacak “bekçilere/koruyuculara” ihtiyaç hasıl oldu. Çünkü toprak sahibi olmayan muazzam açlar ordusu vardı. (Biri yer biri bakar kıyamet bundan kopar) Dolayısıyla “çalmak/suç” davranışı keyfilikten değil yoksunluktan doğdu ve hala da öyle.
Kısacası Marksistlere ve felsefi, sosyolojik düzlemlerde anarşist olanlara göre devlet/yöneten aygıtı doğanın devamlılığı olan doğal bir durum değildir, bazı gerek- yeter koşullara bağlı olarak “sonradan” ortaya çıkan yapay bir durumdur. Eğer devleti doğuran gerek-yeter şartları ortadan kaldırırsanız bu durumda devlete/yönetene de gerek kalmaz ve bu aygıt giderek sönümlenir, buhar olur ortadan kalkar.
Teolojilerin deruni kelami/teorik veya ezoterik mistik/tasavvufi okumalarını bir yana bırakırsak, anarşizm ve Marksizm dışında yönetim/yönetici= devlet/iktidar aygıtlarına cepheden saldırabilen başka hiçbir perspektif, ideolojik yaklaşım yoktur. Bu dört yaklaşım dışında diğer yaklaşımların tümü devletin/yönetenlerin varlığını toplumun devamlılığı için beka sorunu olarak görürler ve olmazsa olmaz addederler. Devleti toplum için olmazsa olmaz şart olarak koşan anlayışlarda şöylesi bir “devri batıl” söz konusudur. Bu yaklaşımlara göre bir toplumda eğer devlet/monark/oligark/hükümet/parlamento = iktidar erki olmazsa o toplum iç dirliğini, düzenliliğini sağlayamaz ve dış tehditlerden kendisini koruyamaz. Burada devletin/yöneticinin varlığı iki gerekçeye dayandırılıyor, toplumsal uyumun ve toplumsal güvenliğin sağlanması. Devlet aygıtı toplumsal güvenliği (ki bunun için askeri ve polisiye militarize güçlere gerek var) kime, neye karşı niye koruyacak? Bu soruya verilen cevap belli ve kısa; iç ve dış düşmanlara karşı. Peki kimler bu iç ve dış düşmanlar ve nereden nasıl t-ürediler? Toplumun iç düşmanları toplumsal düzeni-uyumu bozmak isteyenlerdir. Dış düşmanları ise diğer toplumlar. Peki toplumun içindeki bazı insanlar- “normal koşullarda”- niye toplumsal huzuru/uyumu barışı bozsunlar ki? Yani bir toplumda insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayıp, “insanca” yaşamlarını sürdürebiliyorsa niye toplumsal huzuru bozmak istesinler, akıllarından zoru mu var veya sadist mi bunlar? Demek istediğim toplumsal yapılara yöneteni/efendiyi/devleti çağıranlar şöylesi bir totoloji içine düşüyorlar, ortada aç, huzursuz, gergin insanlar var ve bunlar toplumsal uyumu bozabilirler, bunların her an çalıp-çırpma yönünde davranma olasılığı var, o yüzden de malları-mülkleri= düzenleri koruyacak efendiler olmak zorundadır. İkisi de değilim ama Sezar’ın hakkı Sezar’a ilkesi gereği, Marksistler ve anarşistlerin; “devlet/monark/oligark malları-mülkleri olanların........© Fikir Coğrafyası