We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Rus-Ukrayna savaşında iki farklı dünya algısı çarpışıyor

11 0 1
28.04.2022

The New York Times gazetesinde Ezra Klein, 15 Mart 2022’de, Ukrayna üzerine 6 kitabın yazarı, Yale üniversitesi hocası, tarihçi Timothy Snyder ile röportaj yaptı. Fukuyama’nın, Spengler’in "tarihin sonu" tezlerinin zaman ve hadiselerle nasıl test edildiğinden, fikirlerin önemini yitirmesinden, Avrupa Birliği fikrinin geldiği noktadan, Putin'in tarih odaklı dünya algısına karşılık Zelensky ve Ukraynalıların yarın odaklı dünya algılarından, Ukrayna vatanseverliğinin tarihi köklere değil de bugün yaşanan çatışmalar çerçevesinde teşekkül etmesinden ve benzeri bir çok konudan söz eden, bu derin, zihin açıcı, 72 dakikalık mülakattan bazı önemli satır başları şunlar:

“Kaçınılmazlık siyaseti” bazen ilerleme başlığı altında yer alan düşüncedir, bir çeşit dış gücün arzu ettiğimiz ve arzu ettiğimiz şeylerin gerçekten ortaya çıkacağını garanti edeceği fikridir. Mesela 1989'da komünizmin sona ermesinden sonra dünyada hiçbir alternatif kalmadığı düşüncesidir. Margaret Thatcher ya da Francis Fukuyama'ya gönderme yaparsak tarihin sonu gelmiştir. Daha büyük bir gücün, yani kapitalizmin, arzu ettiğimiz şeyi, yani demokrasiyi ve özgürlüğü ortaya çıkarması kaçınılmazdır. Bu yaygın fikir diğer her şeyi şekillendirmiştir ama bu fikrin şu anda içinde olduğumuz demokrasi ve özgürlük kriziyle çok ilgisi vardır.

../..

Kaçınılmazlık siyasetinin yaptığı şey, size ilerleme hikayesine uymayan gerçekleri göz ardı eden bir anlatı geliştirmeyi öğretmesidir. Yani kaçınılmazlık siyasetinde, dizginsiz kapitalizmin bir sonucu olarak büyük bir servet eşitsizliği varsa, kendimize bunun bu genel ilerlemenin gerekli bir maliyeti olduğunu söylemeyi öğretiriz. Kötü görünen şeyin aslında iyi olduğu bu diyalektik düşünce tarzını öğreniriz.

../..

Genel trendin derinden derine bir şekilde bizim gittiğimiz istikamete doğru olduğunu hayal ediyoruz. Tabi sonra, son 15 yıldır nelerin olduğunu, dünyanın aslında demokrasiden çok bariz ve kolayca gözlemlenebilir bir şekilde uzaklaştığını fark edemiyoruz.

../..

Kaçınılmazlık siyasetinin yaptığı şey, size değerler hakkında düşünmemeyi öğretmesidir.

Çünkü kaçınılmazlığın siyaseti, iyi olan ne varsa, görünmez bir el tarafından otomatik olarak getirildiğini garanti eder. Piyasa anne gibidir. Onun görünmez eliyle seninle ilgileneceğini bilirsin. Ve değerlerinin neler olduğunu, gerçekte ne arzuladığını düşünmek zorunda değilsindir. Bu alışkanlığını kaybetmişsindir? Daha iyi bir dünyanın ne olabileceğini anlamak için zihinsel jimnastik yapmaya gerek yoktur zira ne olursa olsun o daha iyi dünyaya doğru yolda olduğunu düşünürsün.

Bu sadece başkasının değerlerinin seninkinden farklı olduğunu teslim etmeme hali değildir. Değerler diye bir şey olduğunu, değerlerin çoğul olabildiğini, farklı olabildiğini, itiraz edilebilir olduğunu tamamen unutmuşsundur. Ve böylece kendini, senin mantıklı diğer adamın mantıksız olduğu bir ikilemin ortasında bulmuşsundur.

Ama aslında, senin rasyonalite anlayışın tamamen anlamsızdır. Bu sadece araç-hedef mantığıdır. Ama hedefin, kendi hedefinin ne olduğunu bile tanımlayamazsın. Ve başka bir hedefin nasıl olabileceğini sorma alışkanlığını kaybetmişsindir.

../..

Peki bir ülke ya da bir uygarlık için fikirlerin gücüne inanmayı bırakmak ne anlama geliyor?

Sanırım fikirlere inanmaktan bahsetmiyoruz. Sanırım kötü fikirlere inanmaktan bahsediyoruz. Örneğin, fikirlerin önemli olmadığı fikri de bir fikirdir. Sadece aptalca, banal, yanlış bir fikir.

Burada sorun pek fikirlere inanmamamız değil. Tamamen savunulamaz olan bir dizi şeye inanmamız.

Zamanımızın çoğunu algoritmalarla meşgul olarak geçiriyoruz. Algoritmalar tamamen işlevsel ve biz insanlar olarak bu harika uyum yeteneğine sahibiz. Tavizler veriyoruz. ../.. Giderek makinelerin hayal edemeyeceği, umursamadığı, algoritmaların doğal olarak kayıtsız kaldığı türden şeyleri, sadakat, vatanseverlik, adalet gibi değerleri hayal etme yeteneğimizi kaybediyoruz.

Kötü fikirler üreten bir diğer temel faktör de eşitsizlik. Eşitsizlik ciddi konuşmalar yapmayı çok zorlaştırıyor çünkü kaynakları kontrol eden insanlar konuşmaları tekeline alıyor. Yani uzaya gitmeye, ölümsüzlüğü keşfetmeye dair ilgili inanılmaz aptalca fikirlerimiz var. Ama bunlar kaynaklarımızı, entelektüel kaynaklarımızı tüketiyor, ufkumuzu dolduruyor, böylece daha iyi konuşmalara yer kalmıyor.

İnsanlar gelecekten giderek daha fazla korktukça, yeni fikir maceralarına atılmaktan daha fazla korkuyorlar. Ama öte yandan, fikir üretmede tutuklaştıkça, geleceği bugünden ya da bugünün bir tür felakete uğramış versiyonundan başka bir şey olarak hayal etmek bizim için zorlaşıyor.

../..

Bence, 1970, 1950 ya da 1890'a kıyasla bugün farklı olan şey, insanların farklı gelecekleri hayal etme yeteneğine sahip görünmemeleri, olduğumuz yerde ya da olduğumuz yerle o eski zamanlar arasında sıkışıp kalmış gibi görünmemiz ve sahip olduklarımızın her an elimizden alınıvereceği tehdidi.

../..

Daha önce böyle bir şey olmamıştı. Ve bence bu da olağanüstü ilginç çünkü modernitenin en temel sorununu ele alıyor: İmparatorluklar sonrası ne yapmalı. Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere Avrupalı güçlerin dünyanın büyük bir kısmı üzerinde fiziksel veya başka türlü kontrol elde ettiği 500 yıllık bir dönem yaşadık. Şimdi bir tür imparatorluk sonrası dönemdeyiz. Ama bundan sonra ne yapacağız sorusunun cevabını kimse gerçekten bilmiyor.

Bazı sağ görüşlü politikacıların önerdiği gibi sanki........

© Fikir Coğrafyası


Get it on Google Play