menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tiranın Elleri, Halkın Kolları

18 9
25.01.2026

Siyaset felsefesi ve kitle psikolojisi disiplinlerinin en derin sularında yer alan "gönüllü kulluk" kavramı, bireyin kendi özgürlüğünü bir otoriteye devretme sürecini ve bu sürecin toplumsal dinamiklerini anlamak için vazgeçilmez bir anahtardır. Etienne de La Boétie’nin 16. yüzyılda kaleme aldığı ve siyasal teoride bir dönüm noktası sayılan "Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev" metni, ülkemizdeki siyasal dönüşümü analiz etmek için şaşırtıcı derecede güncel bir çerçeve sunmaktadır. La Boétie’nin sarsıcı sorusu olan "Nasıl oluyor da bu kadar çok insan tek bir adamın boyunduruğu altına girmeyi ve ona gönüllü olarak hizmet etmeyi kabul ediyor?" sorusu, sadece fiziksel bir zorlamanın değil, sistemli bir "siyasal rıza" üretiminin de konusudur. Bu yazı, söz konusu rızanın nasıl inşa edildiğini, Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı, Erich Fromm’un özgürlükten kaçış, Wilhelm Reich’ın faşizmin kitle ruhu ve Arno Gruen’in normalliğin deliliği kuramlarını Türkiye’nin sosyo-politik dokusuna uygulayarak incelemektedir.

Etienne de La Boétie'ye göre tiranlık, tiranın sahip olduğu fiziksel ya da askeri güçten ziyade, halkın ona boyun eğmeyi kabul etmesine ve bu durumu arzulamasından beslenir. La Boétie, insanların özgür doğduklarını ancak zamanla bu özgürlüklerini yitirerek birer "kul" haline geldiklerini savunur. Tiranın gücü, aslında uyrukların kendisine verdiği güçten başka bir şey değildir. Bu bağlamda, siyasal iktidar başlangıç aşamasında şiddet kullansa veya korku salsa da, kalıcılığını gönüllü kulluğu kurumsallaştırarak sağlar. Türkiye bağlamında ortaya çıkan liderlik tarzı, halkın kendi iradesini "Tek Bir" figürde tecelli ettirmesi ve bu figür üzerinden bir kimlik inşası gerçekleştirmesiyle La Boétie’nin "bir kişinin adıyla büyülenme" analizine tam olarak oturmaktadır.

La Boétie, tiranlığın üç farklı kaynağını analiz eder: seçimle gelenler, savaş gücüyle (fetihle) gelenler ve miras yoluyla gelenler. Ancak yazar, iktidara gelme araçları farklı olsa da hükmetme biçimlerinin temelde aynı olduğunu belirtir. Seçimle gelen tiranlar, uyruklarını uysallaştırılacak boğalar gibi görürken, halkın kendilerine verdiği erki çocuklarına aktarmaya çalışarak tiranlığı süreklileştirirler. Ülkemizde de özellikle sağ iktidarların seçim başarılarını "milli irade" fetişizmiyle birleştirerek her türlü hukuki ve demokratik denetimden muaf bir yapı kurması, bu "seçilmiş tiranlık" modelinin modern bir tezahürüdür.

La Boétie'ye göre, halkın tirana karşı koyması için savaşmasına gerek yoktur; sadece ona destek vermeyi kesmesi yeterlidir. Tiran, altındaki kaide çekildiğinde kendi ağırlığıyla yıkılacak bir heykel gibidir. Mehmet Ali Ağaoğulları'nın yorumlarında belirttiği gibi, uyrukların tirana duyduğu "büyülenmişçe sevgi", insan doğasının yozlaşmasının en açık belirtisidir ve bu sevgi eksikliğinin yasaya bağlılıkla telafi edilmesi, her kişiyi egemenin suç ortağı yapar.

Gönüllü kulluğun modern Türkiye’deki en güçlü dayanaklarından biri neoliberal ekonomik dönüşümdür. 1980’lerden itibaren küresel kapitalizmle eklemlenen Türkiye, son yirmi yılda bu süreci en uç noktasına taşımıştır. Neoliberalizm, bireyi bir "yurttaş"tan ziyade, kendi "beşeri sermaye"sini yöneten bir homo economicus (ekonomik insan) olarak yeniden inşa eder. Bu öznellik biçimi, bireyin siyasal ve kolektif eylem kapasitesini felce uğratarak, onu piyasa mantığına ve hayatta kalma stratejilerine hapseder.

Türkiye’deki orta kademe profesyoneller ve işçi sınıfı üzerinde yapılan çalışmalar, neoliberal zorunlulukların (borçlanma, rekabet, güvencesizlik) bireyleri siyasetten uzaklaştırdığını göstermektedir. Bu bağlamda, gönüllü kulluk sadece ideolojik bir tercih değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluk haline gelmektedir. İktidarın sunduğu sosyal yardımlar, belediye işleri ve kamu ihaleleri üzerinden kurulan kayırmacı ilişkiler, geniş kitleleri "çorba kâsesine" (soup bowl) bağlamaktadır. La Boétie’nin ifadesiyle, insanlar özgürlüklerini geri almak için çorba kâsesinden vazgeçmeyi göze alamamaktadırlar.

Bu ekonomik bağımlılık, tüketim kültürüyle birleşerek bir "tüketici hedonizmi" yaratmaktadır. Bireyler, demokratik haklarının kaybını, sundukları konfor alanları ve maddi lütuflarla takas etmektedirler. Bu durum, eudaimonik (erdemli/anlamlı) bir mutluluk arayışından vazgeçip, edilgen ve uyuşturulmuş bir tüketim mutluluğuna razı olmaktır. İktidar bu süreci "piyasa İslam’ı" ile harmanlayarak, muhafazakâr kitlelerin hem kapitalist tüketime katılımını hem de bu düzenin hamisi olan iktidara sadakatini güvence altına almıştır.

İktidarın gönüllü kulluk üretimindeki en başarılı hamlesi, siyaseti sınıfsal ve ekonomik taleplerden koparıp, kültürel ve ideolojik bir çatışma zeminine çekmesidir. Son yirmi yılda uygulanan "dinselleştirme" politikaları, bireyin sınıfsal konumu ile siyasal tercihi arasındaki bağı koparmıştır. Halkın geniş kesimleri, kendi cellatlarına (ekonomik olarak kendilerini ezenlere) sadece aynı dini kimliği paylaştıkları için oy verir hale gelmiştir.

Bu süreçte "İslâm" ve "Dini" değerler, sistematik olarak itibarsızlaştırılmış ve ılımlaştırılıp, tahrif edilmiş, bunun yerine kutsal dava, yerli ve milli değerler........

© Fikir Coğrafyası