menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Osmanlı’da Bir Cemaat ve Cemiyet Eşiği: Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi

26 0
12.08.2026

Millet-i Ermeniyan Nizamnamesi'nin yazılmasını doğuran sosyolojik sebepleri nelerdir, diye sorarak başlamak isterim.

Her şeyden önce Osmanlı toplumu, yani geniş toplum büyük bir değişimden geçiyor o dönemde. Özellikle 1839'da Tanzimat-ı Hayriye'nin ilanı ile birlikte iltizam sistemi kaldırıldı ve devletin doğrudan vergi topladığı bir düzen kurulmaya çalışıldı. Ve o dönemde iltizamdan beslenen bir amira sınıfı var, Ermeniler arasında “amira” adı verilen varlıklı ve nüfuzlu bir üst sınıf… Bunların bir kısmı sarraflıkla uğraşıyor ve ekonomik ve siyasi nüfuzları sayesinde devletle Patrikhane arasında aracılık görevi görüyorlardı. Vergi finansmanında da zaman zaman aracılık yapıyorlardı. Ancak Tanzimat'la birlikte herkesin gelirine göre vergilendirilmesinin hedeflenmesi ve vergi toplama işinin devlet tarafından yeniden teşkilatlandırılması, amira sınıfının bu alandaki ekonomik ve mali konumunu kısmen sarstı. Belki amira sınıfı Patrikhane'deki işlevini tamamen yitirmiyor; ama sahip olduğu nüfuzu yükselen yeni sınıflarla birlikte paylaşmak zorunda kalıyor. Aslında bu anlamda bir sınıflar arası mücadele başlıyor Ermeni toplumunda, geniş toplumun ekonomik dinamiklerinin değişmesiyle diyelim.

Toplumda veya cemaatte niçin böyle bir anayasaya gerek duyuldu?

1830'lardan 1840'lardan itibaren yurt dışıyla ticaret yapan bir esnaf sınıfı yükseliyor. Bunun en önemli göstergesi de 1847'de ilan edilen bir başka nizamname. Aslında herkes Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi'nden bahsediyor, ama 1847'de de bir nizamname ile Patrikhane bünyesinde cismani ve ruhani olmak üzere iki meclis tesis ediliyor. 1847'de varlığı fermanla somutlaşan bu Cismani Meclis’e Avrupa ile ticaret yapan yeni bir burjuva sınıfı, yani esnaf sınıfı da dâhil ediliyor. Zaten bunlar 1830'lu, 1840’lı yıllarda yavaş yavaş cemaate kendi maddi katkılarını sunmaya başlıyorlar. Bir başka deyişle bazı cemaat ihtiyaçlarını karşılamaya başlıyorlar. Bu yeni gelişmeyle birlikte cemaat yönetiminde bir modernleşme oluyor aslında. Sonrasında 1853’te Kırım Savaşı patlak veriyor ve 1856’da Paris Antlaşması imzalanıyor. Paris Antlaşması Mart ayında imzalanıyor. Şubat 1856'da bu arada Islahat Fermanı ilan ediliyor.

Ve Islahat Fermanı'nda birkaç önemli husus var, Ermeni cemaatini etkileyen. Bir tanesi tabii ki Islahat Fermanı’nın üç cemaati, Rum Ortodoks, Apostolik Ermeni ve Musevi cemaatlerini, Fatih Sultan Mehmet'ten itibaren o güne dek kendilerine verilmiş olan dinî imtiyazları —bunları Osmanlı imtiyazat olarak değerlendiriyor ama aslında genel olarak dinî özgürlüklerin icrası— zamanın gereklerine göre gözden geçirmeye davet etmesi. Böylelikle nizamnameler doğuyor.

Ama bir başka önemli gelişme de devlet bürokrasisine gayrimüslimlerin alınmaya başlanması. Islahat Fermanı sonrasında. Aslında daha önce gayriresmi rollerle daha önce zikrettiğim gibi devletle çalışıyorlar, devletle bazı ilişkileri var, özellikle amira sınıfının. Mesela Düzyan ailesinin Darphane-i Amire'de önemli görevleri var. Dadyanlar barutçubaşı görevine getiriliyorlar. Ama bu kez ilk defa mevzuatla, özellikle Hariciye Nezareti'nde, Tercüme Odası'nda (Hariciye Nezareti'nin bir birimi) Şura-yı Devlet'te ve özellikle de cemaatleri ilgilendiren reformlarda birebir o sürecin hazırlanmasında, 1876 Osmanlı Anayasası’nda olduğu gibi kanunların kaleme alınması aşamasında, o teknik kısımda görev almaya başlıyorlar. Bu yeni Ermeni bürokrat sınıfı tabii ki yeni bir Patrikhane modelinin devlet yetkililerine duyurulmasında, bu ihtiyacın onlara iletilmesinde önemli bir rol oynuyor. Böylelikle aydın-bürokrat diyebileceğimiz yeni bir sınıf yükseliyor. Yani esnafla birlikte, devlet için çalışan, cemaatin ihtiyaçlarını devlet adamlarına iletebilecek yeni bir sınıf yükseliyor. Ve aynı zamanda da Osmanlı, Paris Antlaşması'yla Avrupa Uyumu’na (Concert européen) dâhil oluyor. Bu da tabii ki Osmanlı kanunlarının Avrupa hukuk sistemiyle uyum göstermesi anlamına geliyor. Osmanlı şer'i hukuk üzerine kurulan bir sisteme sahip ama format olarak yavaş yavaş Batı'ya yaklaşıyor. Aynı zamanda Osmanlı’nın rekabet ettiği diğer imparatorluklarda, mesela Rusya ve Fransa’da dinî gruplar kendi cemaat alanlarını nizamnameler aracılığıyla düzenlemeye başlıyorlar... 1850'lere kadar Rusya'da o süreç neredeyse tamamlanmış oluyor. Rusya’daki Ermeni Kilisesi, Kutsal Eçmiadzin Ana Makamı, 1836'da Bolojenya ile-nizamname demek-, aynı şekilde Fransa'da Prostestan ve Museviler 1800 başında inanç rejimlerini hukuken nizamnamelerle düzenleniyorlar. Aslında dinî özgürlüklerin bu şekilde kabul edilmesi ve hukuki zemine oturtulması o dönem imparatorluklarında bir moda ve aynı zamanda da bir medeniyet göstergesi. Ve Osmanlı da bu medeniyet söylemini içselleştiriyor. Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi de bu şekilde doğmuş oluyor. Aslında 1860'lı yıllara kadar oluşan teamüller tutarlı bir yazılı hukuk sistemine dönüştürülerek, yani nizamnamede her şey yeni değil, farklı toplumsal sınıflar arasındaki güç dengeleri de açık bir hukuki çerçeveye oturtuluyor. Ve en önemlisi de, cemaat hizmetinde görev yapacak kişi ve birimler seçim yoluyla iş başına getiriliyor. Çünkü bir meşruiyet talebi var özellikle cemaatin içinden yükselen. Her kesimden bireyin ortak kaygısı kendisini yönetecek kişilerin kendi gözünde meşru olması. Meşruiyet aslında bu işin merkezinde.

Tüzel kişilik kazanması diyebilir miyiz?

Tüzel kişilik diyemeyeceğim. Çünkü tüzel kişilik demek biraz anakronizm olur. Yani o dönem Osmanlı'da ve kanun koyucuların zihninde tüzel kişilik diye bir kavram yok. Devlet bile kendini o zaman tüzel kişilik olarak algılamıyor. Bu nizamnamelerle millet sistemi kurumsallaştı dersek daha doğru olur. Bu, tüzel kişilikten daha doğru bir ifade. Başka bir deyişle Ermeni milletini vekaleten temsil etmek üzere ve cemaat bireyleri arasındaki karşılıklı hak ve yükümlülükleri belli bir hukuki düzen içinde yürütmek amacıyla Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin “umur-ı dahiliyesi” diye geçiyor orijinal metinde, yani iç işleri, Patrikhane bünyesinde faaliyet gösteren ve özel imtiyaz ve nizamnamelerle düzenlenmiş bir kurumsal yapının sorumluluğuna bırakılıyor. Bu da o dönemin terminolojisinde veya evraklarda, yani 1863 Nizamnamesi'nde “İdare-i Milliye” olarak geçiyor. Yani Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi Patrikhane'ye temsilî ve kurumsal bir statü kazandırıyor. Daha genel anlamda söylersek, o döneme dek daha informel bir yapı olan millet sistemi bir şekilde kurumsallaşıyor. Benjamin Braude’nin deyimiyle cemaat sistemi, on dokuzuncu yüzyıla kadar kesin çizgilerle tanımlanmış kurumsal bir yapı değildi; genellikle yerel, zaman ve mekâna göre değişkenlik gösteren bir dizi düzenlemeden ibaretti.

Bu kurumsallaşma süreci, sizin de bu röportaj için önerdiğiniz başlıkta olduğu gibi, Ferdinand Tönnies’in cemaat–cemiyet (Gemeinschaft–Gesellschaft) ayrımını ister istemez hatırlatıyor. Ancak Osmanlı bağlamındaki dönüşümü anlamak açısından, cemaat–millet ayrımının tarihsel gerçekliği daha iyi yansıttığını düşünüyorum. Yine de cemaat–cemiyet kavramlarının Türkçedeki yakınlığı ve aralarındaki kelime oyununun yarattığı cazibeye kapılmamak da pek kolay değil. Bu bana İstanbul’da Ekim 1908’de kurulan ve günümüze dek İstanbul’da kesintisiz yayımlanmaya devam eden Jamanak gazetesinin kurucusu Misak Koçunyan’ın bir başyazısındaki eleştirisini hatırlatıyor. Koçunyan, bir yazısında 1911-1913 yılları arasında görev yapmış İstanbul Ermeni Patriği Arşaruni’ye verilen fermanda o güne dek kabul görmüş teamüllere aykırı olarak “Ermeni Milleti Patriği” sıfatı yerine “Ermeni Cemaati Patriği” ibaresinin kullanımına tepki gösterir. Yazar cemaat ile millet arasındaki farkı nasıl anlamlandırdığına açıklık getirmez. Ancak Fatih Sultan Mehmet ve ondan sonra gelen padişahların kendi tebaalarının milliyet ve dinlerine dair unsurları koruduklarına ve Osmanlı Ermenilerine daima “millet” olarak hitap ettiklerine dikkat çeker. Yazısının devamındaki tahlillerden, en azından Koçunyan’ın millet sözcüğünün içeriğini nasıl doldurduğunu anlayabiliyoruz: Ermeniler, tarihsel süreçte alfabelerine 1500 yıl evvel kavuşmuşlar ve 1800 yıllık eski bir medeniyete sahiptirler. Bu medeniyet söylemi, Ermenileri Avrupa’daki diğer milletlere yakınlaştırmakta ve onları, aidiyeti büyük ölçüde dinî kimlik üzerinden tanımlayan, buna karşılık tarihsel süreçte dinle birlikte şekillenen kültürel mirası göz ardı eden dar “cemaat” anlayışından uzaklaştırmaktadır.

O dönemde aydınların Fransız Devrimi'nin fikirlerinden etkilendiklerini biliyoruz. Bu nizamname Ermeni milliyetçiliğinin, (Fransız Devrimi'nden sonra artan milliyetçilik akımından da yola çıkarak söylüyorum) Ermeni milliyetçiliğinin bir göstergesi, Ermeni milliyetçiliğinden zuhur eden bir nizamname mi yoksa bir hak arayışından mı zuhur etmiştir?

Şimdi tabii orada eşitlik söylemi onları çok fazla etkiliyor. Milliyetçilikten ziyade eşit tebaa olabilmek. Zaten Islahat Fermanı da dinî aidiyetlerden bağımsız Müslüman ve gayrimüslim tebaanın kanun önündeki eşitliğini tanıyor. O dönemin gazetelerine baktığınız zaman nizamname ile birlikte hangi tartışmalar gündeme geliyor, buna bakmak da önemli. Sadece nizamname ile ilgili haberler değil; onun etrafında zuhur eden bazı tartışmalara da kulak kabartmak gerek. Bu anlamda da, ben Masis gazetesine ağırlıklı olarak bakmıştım. Masis gazetesi o dönemde Patrikhane’nin yarı resmî organıdır. Ayrıca editörü Garabed Ütüciyan nizamnamenin hazırlanış sürecinde yer almıştır. Gazetesinde gelenek ile modernleşme arasında denge kurmaya çalışan bir yayın anlayışı benimser. Geleneksel Ermeni kimliği ve kiliseye bağlı bir profil çizer. Ermeniler Fransız Devrimi'nden tabii etkileniyorlar. Genel anlamda Fransız modelinden etkileniyorlar demek daha doğru. Ve zaten Ermeni Kilisesi laik bir kilise. Her zaman kilisede din adamlarıyla birlikte, ruhban sınıfıyla birlikte, sivil halkın da söz sahibi olduğu bir kilise. 1847 Nizamnamesi aslında bundan hareketle ve bu teamüllere biraz da dayanarak Cismani ve Ruhani Meclisleri oluşturuyor. Nizamnameyi kaleme alan aydınlar (Krikor Odyan, Serviçen Efendi, Nahabed Rusinyan, Ağaton Kardeşler), Fransız İhtilali'nden sonra kurulan meclislerin seçim sistemlerinden etkileniyorlar. Patrikhane'de tesis edilen Umumi Meclis’in oluşumunda Fransa’daki seçim usulleri kullanılıyor. Bu daha sonra Osmanlı’daki Meclis-i Mebusan’ın oluşumunda da kullanılacaktır. Belki erken milliyetçilik ama bu milliyetçiliği ayrımcılık anlamında anlamamak lazım. Osmanlı Ermenilerinin kendi kimlikleri üzerinde düşündükleri bir dönemden bahsediyoruz. Çünkü yoğun olarak bu nizamname ile birlikte Ermeni kimdir sorusuna da cevap aranıyor. Ermeni kimliği ile ilgili bir farkındalık dönemi.

Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi'ni patriğin yetkilerinin sınırlandırılması gibi algılıyoruz. Aama bu anlayış tam olarak doğru değil. Çünkü aynı zamanda nizamname Ermeni Kilisesi’nin konumunu da güçlendirmeyi hedefliyor. O dönemin gazetelerine baktığınız zaman Patrikhane ile anlaşmazlık içine düşen ruhban sınıfının veya taşrada Osmanlı vergi sisteminin ağır gelmesinden dolayı halktan bazı kesimlerin Protestanlığa veya Katolikliğe ihtida ettiklerini görüyoruz. Dolayısıyla nizamname aslında kiliseyi de güçlendirmek ve onu belli bir reform sürecinden geçirerek bu ihtida ile verilen kayıpların da bir şekilde önüne geçmeyi amaçlıyor.

Nizamnamede sadece cemaat, Ermeni cemaatinin idari, eğitim ve sosyal işlerinden ziyade Ermeni halkını da kapsadığını o zaman söyleyebiliriz.

Evet, halka yakın bir kilise yaratmayı amaçlıyorlar aslında. Yani halkın taleplerine cevap verecek bir cemaat örgütlenmesi amaçlıyorlar. Ve Patrikhane içinde uzmanlık alanlarına göre bazı alt komisyonlar kuruluyor. Yani nizamname cemaat erkini bir bakıma Patriklik makamı, Umumi Meclis —genel bir Patrikhane Meclisi var— 1847'de dediğimiz gibi Ruhani ve Cismani Meclisler, bir de Cismani Meclis altında işleyen bazı alt komisyonlar var: Maarif Komisyonu, Tesisat Komisyonu, Muhakeme Komisyonu, Manastırlar Komisyonu, Muhasebe İdaresi Komisyonu, Vasiyet İdaresi Komisyonu ve Hastane İdaresi Komisyonu. Kilise Cemiyetleri var, bunlar mahallelerde yerel bir teşkilatlanma. Bir de marhasalıklar var. O da taşradaki örgütlenmeyi sağlıyor, yani taşra ile Patrikhane arasındaki bağlantıyı sağlıyor. Nizamnamenin uygulanmasını güçlendirmek ve ruhani ve cismani otoritelerin birbirlerini dengeleyen karşıt unsurlar olarak işleyebilmesi için öngörülmiş güçlü bir denge ve denetim mekanizması var. Aslında Patrik nerede duracak, Umumi Meclis nerede duracak, sivil otorite nerede duracak, dinî otorite nerede duracak... Sınırlar belli. Ve bu sayede herkes, her alt birim nerede duracağını, sınırlarının neler olacağını ve ihlal durumunda görevden alınabileceğini, Patrik de dâhil buna, biliyor.

1863'te yazılıyor bu nizamname...

Nizamname aslında ilk 1857'de kaleme alınıyor. 1860'ta başka bir taslak var, o kabul edilmiyor. En sonunda nizamnameyi kaleme alanlar devletle 1863’teki taslak üzerinde fikir birliğine varıyor.

1857'den 1863'e kadar o kısa yazılma sürecinde ne tür zorluklar yaşandı ondan da bahsetmemiz mümkün mü? Yani niçin kabul görmedi?

Daha önce yazılan taslaklarda devletin muhatabı Umumi Meclis. 1860'ta devletle ilişkilerde Umumi Meclis muhatap gösteriliyor. 1863'te ise, yani son taslakta, devlet nezdinde genel muhatap patrik kalıyor. Devlet bir bakıma sivil erki değil; dinî erki kendisine muhatap görmek istiyor. Bence devlet ve cemaat bu nizamnameyi farklı algılıyorlar. Devlete göre buradaki en önemli husus patrik seçimlerinin belli bir nizama oturtulması. Çünkü bu durum, cemaat içinde farklı görüşleri benimseyen ve farklı adayları destekleyen gruplar arasında sürekli bir çekişme ve çatışma konusu oluşturuyordu. Devlet açısından ise bu tür anlaşmazlıklar, kamu düzenini tehdit eden bir sorun olarak görülüyordu. Devlet için önemli olan bu seçimlerin belli bir hukuki çerçeve içine oturtulması. Oysa cemaat bireyleri için durum farklı. Özellikle aydın-bürokrat kesim veya esnaf için yeni toplumsal sınıfların cemaat idaresine katılması, cemaatin sekülerleşmesi, aynı zamanda dinamik bir okul ağının kurulabilmesi önemli. Yani ruhani boyutun ötesinde yönetmek istedikleri dünyevi bir cemaat alanı var. Cemaat bireyleri için de patrik seçimi önemli ama bununla birlikte halk için önemli olan, kendi taleplerini devlete iletebilmek. O yüzden de 1860’da geleneksel bir muhataptan ziyade, daha sivil bir otoriteyi, yani Umumi Meclis’i daha öne çıkarmışlardır. Ama devlet için bu bir Patrikhane reformu, yani dinî bir kurumun reformu. Devlet cemaati dinî bir kimlikle algılıyor. Oysa cemaat o dönemde sekülerleşmek isteyen bir toplumun dinamiklerine sahip.

Diğer azınlıkların nizamname kronolojilerine baktığımızda; Musevi cemaati 1865'te, -yani Nizamname-i Millet-i Ermeniyan'dan iki sene sonra- onlar da Hahamhane Nizamnamesini kabul ettiriyorlar, yazıyorlar. Nizamname-i Millet-i Ermeniyan’dan bir sene öncede Rum Cemaati 1862'de yazıyor. Diğer azınlıklar, nizamname yazımı esnasında Nizamname-i Millet-i Ermeniyân ve aydınlarından nasıl etkileniyorlar?

Her cemaat kendi geleneklerine göre bir nizamname kaleme alıyor. Zaten devletin de talebi o minvalde. Devlet her cemaate ayrı bir talimat gönderiyor. Ortak bir talimatla cemaatler nizamnamelerini yazmaya teşvik edilmiyor; çünkü her cemaatin dinî teamülleri farklı ve yazılışlarına baktığınız zaman birbiriyle rekabet eden toplumsal sınıfların da her cemaatte farklı olduğunu da hissediyorsunuz. Ermenilerde daha çok esnaf-amira çatışmasını görüyorsunuz; ama aynı şey Musevi cemaati için geçerli değil. Orada daha çok ruhban sınıfıyla sivil otorite arasında bir çatışma görüyorsunuz. Nizamnamelerin yazılış süreçleri birbirinden farklılık gösteriyor. Çünkü toplumsal dinamikler de farklı. Mesela Musevi Milleti Nizamnamesi ile Ermeni Milleti Nizamnamesi birbirine çok benziyor. Sekülerleşme dinamikleri de aynı. Ama aynı şeyi Rum Patrikliği Nizamnamesi için söyleyemeyiz. Çünkü sinodal bir kilise ve Patrikhane’nin işleyişinde görev alacak laiklerin........

© Fikir Coğrafyası