menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

1915 Sonrası Türkiye’deki Ermeniler Üzerine Avedis Hadjian İle Bir Röportaj

20 0
14.05.2026

Avedis Hadjian, uzun yıllardır Ortadoğu, diaspora ve kimlik meseleleri üzerine çalışan bir gazeteci ve araştırmacı. Hadjian, "Türkiye’nin Gizli Ermenileri" adlı kitabında, 1915 sonrasında Anadolu’da yaşamaya devam eden, kimliğini gizlemek zorunda kalan ya da farklı aidiyetler içinde varlığını sürdüren Ermenilerin izini sürüyor. Sivas’tan Van’a, Bitlis’ten Antep’e uzanan saha araştırmalarına dayanan çalışma, yalnızca tarihsel bir anlatı sunmuyor; hafıza, kimlik, suskunluk ve aidiyet meselelerini de merkezine alıyor. Bu söyleşide Hadjian’la hem kitabını hem de Türkiye’de Ermeni kimliğinin dönüşümünü konuştuk.

Sizi, akademik bir mesafeden ziyade, bu denli doğrudan ve riskli sayılabilecek bir tanıklığın peşine düşüren temel itki neydi?Temel itici güç, Hrant Dink ve diğerlerinin bahsettiği insanları şahsen bulmaktı. Uzun zamandır Türkiye'nin iç kesimlerinde Kürtleşmiş veya Türkleşmiş, Müslüman olmuş Ermenilerin, soykırımdan kurtulanların geride kalan torunlarının olduğunu duyuyordum. Bunu kitabımın önsözünde ele alıyorum. Küçükken, 1970'lerin başlarında Sasun'a gidip oradaki köylerde dünyadan kopmuş Ermenileri bulan öncü bir Ermeni Lübnanlı fotoğrafçı olan Şiraz (Djeredjian) hakkında duymuş ve okumuştum. Daha sonra, gençlik yıllarımdan itibaren, Başpiskopos Grigoris Buniatyan'ın 1984'te Sasun ve Muş bölgelerinde hâlâ Ermenilerin yaşadığından bahsettiğini hatırladım. Hrant Dink onların davasını savunduktan ve onlar hakkında açıkça konuştuktan sonra, onları görmek istediğime karar verdim. Benim için sebep, yok edildiğimiz bir coğrafyada Ermeni yaşamını bulmaktı. Soykırımın korkunç hikâyeleri ve yıkılmış kiliselerin veya ıssız köylerin görüntüleriyle büyüdüğüm için, bundan sonraki hayatı bulmanın bir umut ışığı olacağını ve iyileştirici bir etki yaratacağını umuyordum. Kimsenin bilmediği yüzyıllık hikâyelerini onların ağzından duymak istiyordum.

Kitabınızda Sason’dan Hemşin’e, Dikranagerd’den Kilikya’ya uzanan geniş bir coğrafyayı adımlıyorsunuz. Bu bölgeler arasındaki kültürel geçişkenliği ve 1915 sonrası "Ermeni kalma" biçimlerindeki yerel farklılıkları nasıl tanımlarsınız?

“Ermeni kalma”, Soykırımdan sonrası biçimleri açısından ortak asgari payda, ziyaret ettiğim yerlerin çoğunda, yaşananların hatırasının ve bunun içerdiği travmanın derecesinin korunmasıydı. Türkiye coğrafyasında —muhtemelen pek çok ülkede olduğu gibi— kültürel, toplumsal, ekonomik ve siyasal bir süreklilik olduğu doğrudur. Bir coğrafyada ilerledikçe değişimler genellikle kademeli olarak gerçekleşir. Ancak dikkat çekici olan —ve bunu, sorunuzdan sonra şimdi fark ediyorum— Türkiye’de il sınırlarını geçerken bu sürekliliklerin aynı zamanda nasıl kesintiye uğradığıdır. Dersim (Tunceli), Harpert’ten (Elazığ) ve Türkiye’nin başka herhangi bir yerinden çok farklıdır. Bana neredeyse ayrı bir ülkeymiş gibi gelmişti.

Dikranagerd’deki (Diyarbakır) Ermeni deneyimi ise, kendine özgü biçimde, Soykırım öncesi geçmişinin bazı unsurlarını hatırlatan daha zengin bir dokuya sahiptir. Bunun başlıca nedeni, hâlâ görece kalabalık bir Ermeni kökenli nüfusun bulunması, orada bulunduğum dönemde yerel yönetimin bu insanlara karşı dostane bir tutum içinde olması ve kilisenin bu Ermeniler için —hatta paradoksal biçimde, bazı Müslümanlaşmış Ermeniler ya da Müslümanlaşmış anne babalardan Müslüman olarak doğmuş kişiler için bile— bir buluşma noktası işlevi görmesiydi.

Sasun (Sason) ve Hamşen (Hemşin), ayrıca daha geniş Pontus........

© Fikir Coğrafyası