Seküler Kentte Öznelleşen Dindarlık: Anlam ve Maneviyat Arayışı Olarak Din

İnsanın “ontolojik güven ve aidiyet” arayışı, onun varlık, zaman ve mekânla ilişkisine anlam kazandırır. Modern öncesi dünyada bu “varoluşsal” gereksinim dinin ve kutsalın belirlediği kozmik bir tasavvur içinde karşılanıyordu. Ancak kadim zamanlardaki insan, tabiat ve hayatın kozmik bütünlüğü sekülerleşen birey, doğa ve toplum ekseninde dağıldı.

Moderniteyle insanın metafizik bir idrâkten beslenen hayati ritimleri seküler kentin “demir kafesi”nde mekanikleşmiş, zaman ve mekân ise niceliğin egemenliğine boyun eğmiştir. Seküler tasavvur insanı varlık anlayışıyla birlikte kendisi, çevresi ve hayat hakkındaki aşkın hikâyesinden koparmıştır. Hümanist aydınlanmanın felsefî, siyasî, kültürel ve bilimsel evriminde şekillenen modernite, insanın aşkınla olan bütün bağlarını eritmiş ve hatta “Tanrı’nın ölümünü” bile ilan etmişti.

Modern tahayyül hayatın rasyonel düzen ve disiplini için tüm yapısal kurumsal dinamiklerini kent yaşamında pratiğe geçirdi. Şehir bu anlamda bireyin geçmişe ve topluluğa ait bağlarından azad olduğu, anonimlik ve tanınmazlık kazandığı seküler kente dönüştü. Şehrin metafiziğinde hayatı ve oluşu ikmal eden inanç, ritüel ve kimlik tasavvuru yerine, yeni güç ve otorite ilişkilerine dayalı, mekanik ve metalaştırıcı pratikler geçti.

Kentsel yaşamı tayin eden Kapitalizm, sadece sosyal hayatı değil, bu hayat içinde yol bulmaya çalışan ahlâk ve zihniyet sistemlerini, kültürel ilişkiler ve bireysel bilinci de biçimlendirdi. Araçsalcı Kapitalizmin tüketimci kodları mekânla birlikte yaşamakta olduğumuz zamansal “şimdi”yi ve muhayyel bir “geleceği”de tefekkürî ufkumuzdan kopardı. Bütün her şey her an değişebilen akışkan bir dünyanın kaotik çekimine maruz kaldı.

Şehirler geleneksel ontolojiye bağlı zaman ve mekân referanslarını giderek kaybederken, insanlar da hayatın anlam ve amacını daha çok bireyci kariyer değerler etrafında aradı. Bu minvalde seküler bireycilik modern yaşam dünyasına ait mahiyeti ve yönü değişmiş yeni kutsalların ve değerlerin kaynağı haline geldi.

Geleneksel değerler, kurumlar ve yapıların zaman içerisinde değişmesi kaçınılmaz bir durum olmakla birlikte burada öne çıkan kaygı, tekno-kültürel değişimin hızı ve sonuçları ile nasıl başa çıkılacak sorusudur. Bugün tekno-kapitalizmin, big datanın, küreselciliğin karşımıza çıkardığı yabancılaşma, metalaşma, şeyleşme ve benlik krizleri karşısında hangi dünyanın değerleri ayakta kalabilmektedir? Bugün değişimin hızına yetişmek bir yana, izafileşen hakikati, akışkan kimlikleri ve transhüman dönüşümünü anlamakta sorun yaşıyoruz.

Sekülerden Post-Sekülere Dinin “Anlam”lı Tezahürleri

Türkiye’de gündelik hayatın seküler kodları daha çok küresel tüketimin yerel eksenini oluşturan kentleşme süreçlerinde şekillenmiştir. Elbette tarihsel bağlamda sekülerleşmenin siyasal süreçlerle içiçe geçmiş kendine has sosyal ve politik temelleri bulunuyor. İlk başlarda sosyo-politik sekülerleşme toplumun yönetici seçkinlerinde ve memur bürokrasisinde etkiliydi. Sosyo-politik aktörlerin müdahaleci sekülerizmi hep üstte ve merkezde kalmış görünümleriyle uzunca bir süre toplumun geniş kesimlerine sirayet edememişti.

Bununla birlikte Türkiye modernleşmesi her ne kadar seçkinci ve jakoben bir karakter taşısa da, hem halka yönelik bir kurumsal dine hem de seküler sembollerin kutsallaştırılmasına gereksinim duydu. Kurumsal din geleneksel dindarın dünyasında çok etkili olmasa da, kentsel gündelik hayata ilişkin resmi ya da sivil ihtiyaçları karşıladı. Öte yandan kurumsal dinin temsilcisi Diyanet, kamusal alanda sınırlı bir etkiye sahip olsa da zaman zaman devlet ile halk arasında gerilimleri yumuşatan bir performans sergiledi.

Ancak Türk modernleşmesinin içinde yaşadığımız küreselleşme sürecini de içeren son evresinde tarihsel kültürel kimliğin ve sosyal dokunun bütün unsurları sarsıcı bir kırılganlığa maruz kaldı. Kentsel sekülerleşme, piyasa ekonomisi, neoliberal kapitalizm ve yırtıcı küreselleşme bütün olarak kültürel yapılar ile gündelik hayat ilişkilerini altüst etti. Postmodern çağın bütün hakikatleri eşitleyen izafileştirici fırtınasında kültürel sistemlerle birlikte zihniyet ve inanç kategorileri de aynı krizin etkilerine maruz kaldı.

Türkiye'nin neo-liberal piyasa ekonomisine ve küresel dünya sistemine entegre olma süreci gündelik hayatın dinamiklerinde ve kişilerarası ilişkilerde derin........

© Fikir Coğrafyası