Gazze Yanarken “Kader” Demek: Sünnetullah ve Özgür İrade Meselesi |
Gazze yanıyor. Bilmem kaçıncı kış geldi. Mazlumun “âh”ı, galaksileri aştı, kara deliğe düştü.
Dünyada pek çok coğrafyada nice fitneler ve belalar olurken Gazze niçin hala çağın en önemli insanlık ayıbı? Çünkü Gazze üzerinde medeniyet ve barbalık çatışması yaşanıyor. Tüm mesele kim barbar kim medeni? Hastaneler bombalanıyor, çocuklar enkaz altında kalıyor, şehirler haritadan siliniyor.
Uluslararası hukuk suskun, kurumlar felç, “evrensel değerler” ise çifte standartlar içinde eriyor.
Savaş suçluları, soykırımcılar ortalıkta dolaşıp ‘medeniyet-barbarlık’ nutukları atıyor.
Ve tam bu noktada müslümanlar arasında en tehlikeli cümle tedavüle çıkıyor:
“Bu da kader.”
Hayır.
Bu, o anlamda kader değil.
Bu, ahlâkî ve siyasal bir iflasın sonucudur.
Kur’an bu kaçışı baştan reddeder:
“Bugün herkes kazandığının karşılığını görecektir. Bugün zulüm yoktur.” (Ğâfir 40/17)
Eğer Gazze’de yaşananlar yalnızca kader olsaydı, “kazanç”, “hesap” ve “zulüm” kavramları anlamsızlaşırdı. Kur’an insanı bir araç değil, fail olarak tanımlar. Nitekim:
“Allah, bir topluluk kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.” (Ra‘d 13/11)
Bu ayet bireylere olduğu kadar devletlere, kurumlara ve küresel sisteme de hitap eder. Zulüm süreklilik kazanmışsa, bunun sebebi ilâhî yazgı değil; insan eliyle kurulan düzenlerdir.
Burada sıkça yapılan bir yanlışı da düzeltmek gerekir:
Dünyanın faniliği, dünyayı önemsememek demek değildir. Dünyaya önem vermekle (Allah’ın emridir), dünyaperest olmak farklıdır. İslam’da fanilik, sorumluluktan kaçışın değil; emanet bilincinin temelidir. Dünya geçicidir ama adalet geçici değildir. Fanilik, kayıtsızlığın değil, hesabın gerekçesidir.
İslâm düşüncesinde bu düzeni açıklayan anahtar kavram sünnetullahtır.
Buradaki “sünnet” kelimesi, yaygın zannedildiği gibi sadece Hz. Peygamber’in fiilleri anlamına gelmez. Arapçada sünnet; yerleşik yol, süreklilik arz eden düzen, değişmeyen ilke demektir. Kur’an’da “sünnetullah” ifadesi, Allah’ın hem tabiatta hem tarihte aynı şekilde işleyen ahlâkî ve nedensel yasalarını anlatır.
Bu sebeple sünnetullah, kör kadercilik değildir. Allah’ın dünyayı keyfî müdahalelerle değil; nedensellik, ahlâk ve karşılık ilkeleriyle yönetmesidir. Zulüm çözülme doğurur, hukuksuzluk kaos üretir. Bu, istisnası olmayan bir ilâhî düzendir. Kur’an’ın “Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın” vurgusu tam da bunu ifade eder.
Bugün uluslararası hukukun çöküşü de bu düzenin ihlâlinin sonucudur. Bir yerde sivillerin öldürülmesi “meşru müdafaa”, başka bir yerde “terör” sayılıyorsa; burada hukuk değil, çıplak güç konuşuyor demektir. Oysa Kur’an’ın savaş ahlâkı açıktır:
Savaş kimlik için değil, zulmü sona erdirmek içindir (Bakara 2/193).
Barışa yönelim varsa savaş meşru değildir (Enfâl 8/61).
Güç, kapasiteyle sınırlıdır (Enfâl 8/65–66).
Tam bu noktada Müslüman dünyada sıkça tekrarlanan sorunlu bir söylemle yüzleşmek gerekir:
“Biz sonuçtan ve zaferden........