We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Kendine yabancılaşmanın toplumsallığı

22 9 28
22.03.2020

Yan yatık uzanmışım, önümde olanları izleyebildiğim bir ekran; ekranda sanki yer yer sıklaşan dik ağaçların ardına sığınmış, hareketlerinde kararlı görünen bir gölge dolaşıyor. Ağaçların arasından gölgeye doğru hedef tutturmuş ince beyaz bir ışını fark ediyorum. Gölge bir an hareket etmez ve sabit durursa ışın yavaşça ya da yıldırım hızıyla ona vuracak.

Yalnızlaştırılmış, köşeye sıkıştırılmış, hareket etmezse ışının isabet edeceği hedef olmaktan kurtulamayacağı anlaşılan gölgeyle dayanışma fikri heyecanlandırıyor beni. Ona “hareket et!” diye seslenip, maddenin hareketini, her şeyin hareket halinde olduğunu anlatmaya hazırlarken arkamda biyopsi işlemine başlayacak doktor “Yücel bey, ekranda gördüğünüz sizin akciğeriniz ve hareket eden gölge de hedeflediğimiz kanser hücresi” diyor; “nefes almazsanız hücre sabitlenecek ve ben de ekranın sol üst köşesinde beyaz ışık gibi görünen iğneyle ona ulaşacağım, patolojiye göndereceğimiz parçayı alacağım”. “Yani o gölge benim içimdeki yok edilmesi gereken düşman mı?” diye soruyorum. “Evet!” diyor doktor, “onun yapısını anlayacağız ve nasıl yok edeceğimize karar vereceğiz”.

Gölgeyle dayanışmaktan vazgeçip doktorla dayanışmaya karar veriyorum; nefesimi tutup gölgenin akciğerimde görünür bir yerde sabitlenmesinde baş rolü oynuyorum. Doktor bir, iki, üç ve galiba dört hamleyle kanser hücresinden kendisine gerekli olanı alıyor.

Yan yatıp uzanmış olup biteni ekranda izlediğim biyopsi sürecinde doktorla dayanışırken düşünüyorum: Ekranda olup biten mekânsal olarak sanal bir başka yerde yaşanıyor gibi görünüyor ama her şey kendi içimde gerçekleşiyor; kendi içimde olanı başka yerde, sanal bir mekanda oluyormuş gibi izliyorum. Gölge diye algıladığım şey günlerden birinde mütasyona uğrayıp dejenere olmuş, işlevinden sapmış diye........

© Evrensel