menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Riva’da bir proje veya mimari üretimin politikası üzerine

21 0
21.03.2026

Bugün, Riva’dan gündeme düşen bir proje vasıtasıyla mimari üretimin politikasını, diğer bir deyişle politik-ekonomiğini ve ürettiği arzu/tüketim coğrafyasına değineceğim.

Henüz denk düşmeyenler için proje çok kısaca şu; Beykoz İlçesi Riva Köyü sınırları içinde ormanlık alanda 84 hektarlık bir alan içinde bazı “star” ofisler ve Türkiye’den eşlikçi tanınmış ofislerin tasarladığı “ION Riva” isimli proje, İstanbul’un kuzey ormanlarını, koruma altında olması gereken doğal dokusuna 3000 kişilik konut üretiyor.

Yaklaşık iki haftadır sosyal medya ile mimarlık camiasında tartışma yaratan Riva projesini çok farklı yönlerden ele alabiliriz. Örneğin ağırlıkla yapılan tartışmalar gibi, bu projenin ekosisteme etkisi, ormanlık alanı ve su kaynaklarını nasıl tahrip edeceği gibi.

Dikkat edersek yazının görselinde yer aldığı üzere, bu alandaki ilk projeden de söz etmiyoruz. Öyleyse bu projelere kimler, ne zaman karar veriyorlar? Bu işler nasıl bu büyüklüklere ulaşıyor? Nasıl bir sermaye dolaşımı var? İşverenler kim, proje ekibini kim, nasıl belirliyor, daha önce civarda inşa edilen projelerle ilişkileri ne?

Kentin üst ölçekli planlarında da kayda geçtiği gibi, hassasiyetle korunması gereken bu alanlara böylesi projelere nasıl izin veriliyor? Veya projelerde üretilen dil, söylem ile esasen ne inşa ediliyor? Buralar dolacak mı, kimler oturacak, nasıl bir konut piyasası daha türeyecek?

Bunlar ve benzeri çok sayıda sorunsalı barındıran Riva projesine ilişkin soruları sıralamaktan ziyade, yazıda, bu projenin kamuoyuna düştüğü andan itibaren toplumda nasıl bir karşılık bulduğuna odaklanacağım.

Diğer yandan böylesi sorular üretmek elbette hayli önemli. Hakikati ortaya koymak ve bilgilenmek amacıyla lazım da. Ancak bu yolu zaten izleyeceğimizi öngörerek, yazıda başka bir yola gireceğim. Bir soru-cevap ilişkisi kurmanın dışına taşacak bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla, bu vb. vakaları bir sorunsal olarak serimlemek istiyorum.

Ve ilk elden bir eko-kırım ya da bir kent suçu olan bu ve benzeri projelerin dünyada olduğu gibi Türkiye’ye de iyice yayılmasını, plan kararları ve itirazlara rağmen inşa edilebilir hale gelmesini, hatta neredeyse durdurulamayacağının genel bir kabul görmesini nasıl mesele edebiliriz diyeceğim.

Projeyi 10 Mart 2026’da Dezeen isimli ve kendisini “Dünyanın en popüler ve en etkili mimari, iç mimari ve tasarım dergisi” olarak tanıtan bir yayımdan duyduk. Ertesi gün, yine benzer bir yabancı yayın organı olan Archdaily’de haber oldu. Archdaily de kendisini “Dünyanın en iyi mimarisi; mimarlar için, mimarlar tarafından” diye tanıtıyor.

Bu iki yabancı yayın organının kendilerini ifade biçimi ve hızla okunabilecek içerikleri, bize mimari üretim politikalarına ilişkin genel bir fikir veriyor; küresel tasarım pazarı merkeziyeti, görünürlük odaklılık, yarışmacı-rekabetçi ortam…

Ancak sadece bunlarla da sınırlı değil. Sistem-içi onarıcı-restoratif veya zaman zaman reformist bir tasarım tartışması da oluyor; örneğin kentsel eşitsizliklere karşı projeler, toplumsal katılımcı pratikler, meslek etiği üzerine felsefi açılımlara da yer veriliyor…

Söz gelimi aynı Dezeen, 3 Şubat 2026’da, BIG (Bjarke Ingels Group) ofisindeki protestoları “Sendika yanlısı gösteride protestocular “Bjarke Ingels, utanmalısın” sloganları attı” başlığı ile haber yaptı. Bu çelişkili durumlar da, kanımca açılması ilginç olacak bir tartışma hattı…

Tabii Türkiye ile, ülkenin de en çok habere konu olan kentiyle ilgili bu proje bilgisini, ilk olarak bu yabancı mecralardan öğrenmek de ayrı bir düşünsel hat.

Örneğin haberde adı geçen Türkiye’den ofislerin Web sayfalarında bu projenin adı geçmiyor. Projeler Türkiye’de hiçbir mecrada onay/izin vb. tabii olabiliyor mu vs. bunları da okuyamıyoruz.

Dezeen ve Archdaily paylaşımları özellikle sosyal medyada epey bir tepki topladı. Türkçe ve İngilizce verilen tepkiler olumsuz yöndeydi. Projenin ekosisteme olası etkileri konusunda çokça uyarı vardı. Paylaşımların hiçbirinde projeye dair bir “güzellemeye” denk düşmedim. Aksine mimari üretim alanına dair bir tartışma da alevlendi.

Yabancı kaynaklı haberi, Yapı, Arkitera gibi Türkiye merkezli mimarlık yayım organları da izledi. İleride de konu olacak gibi duruyor.

18 Mart 2026 tarihinde de TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin projeyi değerlendiren basına ve kamuoyuna yönelik bir açıklaması oldu. Açıklamada projenin içeriği ve kente olası etkilerine yer verilirken, metinde geçen “yeşil aklama kavramları ardına gizlenerek meşrulaştırılmaya çalışma, tanınmış mimarlık ofislerinin tasarımlarıyla parlatma girişimi, sürdürülebilir – ekolojik - doğa ile bütünleşen peyzaj gibi içi boşaltılmış kavramlarla süsleneme, üst gelir grubuna hitap eden bir doğa talanı, yalıtılmış ayrıcalıklı bir mahalleyi makul gösterme çabası…” gibi güçlü ifadelerin meslek camiası dahil toplumsallaşmasını sağlayacak tartışma ortamlarını kurmak da değinmek istediğim bir diğer hat.

Zira bu ifadeler bizi, mimarlık üretiminin yarattığı sınıfsallığa, kapitalist üretim yoluyla yarattığı eşitsizliğe, mesleğin toplumsal üretim ile karşı karşıya geldiği arzulayan makine haline, kavram setlerinin sistemce kapılmış hallerine, bunu destekleyen akademik-mesleki üretim saiklerine, mesleki üretim ortamının bünyesindeki eşitsizliklere, arzu coğrafyalarına… sürüklüyor.

Dolayısıyla MO İstanbul Büyükkent Şubesi’nin metni, esasen kendi içinde de güçlü çelişkiler barındırıyor. Çünkü yukarıda adı geçen uluslararası tasarım pazarı yayım organları açıkça gösteriyor ki, ahlaki norm üreten bir tasarım tartışmasından öte, etik yapabilirliklerimizi güçlendirmeye ihtiyacımız var.

Projede adı geçen ofisler şunlar; Snøhetta, BIG, MVRDV, DB, KEYM, Rasa, Bilgin.

Ofisleri birer özne olmanın ötesinde yarattıkları öznellik üzerinden tartışmak da önemli bir diğer hat. Yani arzuların, toplumsal ilişkilerin ve güç mücadelesinin mütemadiyen inşa ettiği, oluşum halindeki dinamik bir süreç olarak öznellik üretimi...

Bu öyle bir sorunsal ki, sistem-içi mesleki üretim bağlamında sadece “star”ları, ya da işvereni-patronu bağlayan bir durum değil, tüm emekçi üretimini, akademik bilgi üretim ortamını da kapsıyor.

Riva’daki projenin Türkiye’den eşlikçilerine bakarsak, küresel tasarım piyasasının Türkiye’ye dönük bir veçhesine tanık oluyoruz. Ancak bu da öyle bir hat ki, bizi yine küresel politik-ekonomiye bağlıyor.

Bilhassa 6 Şubat Depremleri sonrasında adı daha güçlü bir şekilde duyulan Türkiye Tasarım Vakfı (TTV) ile çokça proje üreten bu ofisler, halihazırda deprem bölgesindeki kentsel sit ve ekolojik koruma alanlarına da iş üretiyor.

TTV, deprem illeri gibi, Gazze’de de var, İstanbul’un olası depreme dayalı kentsel dönüşümüne de talip. Mehmet Kalyoncu gibi aktörlerle sadece Türkiye değil, uluslararası sermaye piyasası içinde. Partnerlerden Cem Yılmaz ile de, Kentsel Yenileme Merkezi (KEYM) üzerinden İstanbul’dan Cizre’ye proje erişimi var.

Yer kısıtı nedeniyle şimdilik burada kesmem gerekiyor, ancak şu bir iki hattı da ekleyeyim son olarak.

Archdaily’in proje haberi, yukarıda kısaca işaret ettiğim mimari üretim ilişkisini açıkça gösteriyor. Haberin altında “ilişkili makale” olarak “Foster + Partners, İstanbul’un Haliç’indeki Perakende Meydanı’nın Tasarımını Açıkladı” geçiyor. Tersane İstanbul’daki proje yani. TTV Hatay’ın Web sayfası da bizi Riva’daki Türkiyeli ofislerle Foster+Partners’a götürüyor.

Bu ilişkiselliği daha önce iki ayrı yazıda ele almaya çalışmıştım. “İstanbul’dan Hatay’a sermayenin mimarlığı” ve “Hatay’dan Gazze’ye, TTV’den Foster ve ortaklarına…”

Bu yazıda da aynı şekilde bitireyim; bunları daha uzun ve derinlikle tartışabileceğimiz eleştirel ortamlara ihtiyacımız olduğu hayli açık…


© Evrensel