İran’da doğan, ardından İsveç’te eğitim alan, şimdilerde Danimarka’da yaşayan Ali Abbasi, kendisine dünyaca tanınırlık sağlayan filmi “Sınır”da Fars masallarını, Latin edebiyatını ve yakın dönem İskandinav sinemasının gerçeküstü anlatı formunu ustaca bir araya getirmeyi başarıyordu. Yönetmenin bu yıl Cannes Film Festivali’nde Başrol Oyuncusu Zar Amir-Ebrahimi’nin en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandığı yeni filmi “Kutsal Örümcek” ise doğrudan İran’ı anlatıyor. Doğu masallarından, edebiyattan hayli uzak, sert gerçekçi ve yer yer ‘thriller’a meyleden bir anlatıyı tercih ediyor bu kez yönetmen.

Abbasi, 2001 yılında İran’ın kutsal kenti Meşed’de gerçekleştirilen bir dizi cinayetten yola çıkarak oluşturmuş hikayesini. Abbasi’nin Afshin Kamran Bahrami ve Jonas Wagner’in destekleriyle kaleme aldığı senaryo yer yer çarpıcı olsa da yönetmenin ülkesine karşı ön yargılarını saklamayı başaramadığını da hissettiriyor kimi zaman. Ürdün’de çekilen film yalnızca yönetmeniyle değil, oyuncularıyla da tam bir diaspora yapımı olarak adlandırılabilir.

1979’daki devrimin ardından patlak veren İran- Irak savaşında ‘kahramanca’ çatışmış, sonradan evlenip çoluk çocuğa karışmış Saeed hikayenin ana karakterlerinden. Savaş sonrası travması yaşadığını bir süre sonra anladığımız Saeed, şehit, gazi ya da kahraman olamamış bunların eksikliklerinden mustarip bir adamdır. İnşaat işçiliği yapar. Film Saeed’in bir seks işçisini vahşice öldürdüğü bölümle açılıyor. Hatta bu giriş ve sonrasındaki birkaç cinayet sahnesinden filmin thriller sinemasının sınırlarında da dolaştığını söyleyebiliriz. Gördüğümüz cinayet ilk değildir üstelik. Katil bir süredir kentte seks işçisi kadınları öldürmektedir ve yetkililer hiçbir şey yapmaz. Gazeteci Rahimi, bir türlü çözülemeyen cinayetleri araştırmak için kente gelir. Meslektaşı Sharifi’nin de yardımlarıyla olayı araştırmaya başlar. Ancak güvenlik ve yargı bürokrasisinin dile getirmeseler de “kutsal” bir görev yaptığını düşündükleri Saeed’i koruduğu fark eder. Üstelik bir kadın olarak sürekli taciz altında olduğunu hisseder. Öte yandan Saeed de toplumda katile karşı artan ilgi/destekle birlikte daha fazla risk almaya başlar.

Ali Abbasi, ikili bir anlatıyı tercih ediyor. İlki Rahimi’nin meseleyi çözmeye, bürokrasiyi harekete geçmeye çabalayan hikayesi. Ki bunun ilk başlarda işlese de giderek bir tekrara düştüğünü söylemeden geçmeyelim. Diğeri ise Saeed’in iç dünyasına ve yakın çevresine bakma çabası. Kanımca filmin elini güçlendiren, ama dönüp dolaşıp ayağına dolanan tercih bu. Saeed’in cinayetleri işleme motivasyonlarına bakarken, nerede din, nerede ahlak, nerede travma öne çıkıyor birbirine giriyor bir süre sonra. Hal böyle olunca kamera ile katil arasındaki mesafe bulanıklaşıyor kimi yerlerde. “Onun da dertleri” var gibi basitçe söylenemese de, benzer hisler yaratıyor film kimi yerlerde. Bu tercihte yönetmenin hikayeyi bir yandan da korku/gerilim/ vahşet ögeleriyle de anlatma çabasının olduğunu, Saeed’in dünyasına bu kadar çok girme tercihinin bundan kaynaklandığını düşünüyorum açıkçası.

Bu bakışta, Saeed’in cinayetler sonrası artan destek karşısında büyüyen kibrini görme, bu kibrin finalde geldiği yeri gösterme çabasının da payı var. Ki bu bölümler özellikle İran toplumuna ve bürokrasisine dair eleştiriler yöneltiyor. Saeed’in oğlunun bayrağı devralırcasına tavırları vb. bir tür çıkışsızlığı, karamsarlığı körüklüyor. Ama bütün bunları anlatırken, derinlikli bir katman eklemeyi başaramıyor yönetmen. Saeed’in dünyasına bu kadar alan açarken, bu dünyanın algı ve fikirlerine dair ikilemleri, ahlaki pozisyonlarını incelikli hale getiremiyor. Bu da doğru ya da yanlış olmaktan bağımsız İran toplumuna dair bazı ezberlerin tekrarına düşürüyor filmi.

Ayrıca, gerçek hayattaki hikayenin nasıl geliştiğinden bağımsız olarak yönetmenin idam cezası gibi netameli bir konuda daha dikkatli olması gerektiğini düşünenlerdenim. Bu alanda soğukkanlı olmayı başaramıyor bence film ve idam cezası isteyenlerin “Çocuk ve kadın katillerini besleyelim mi” tezlerine yedekleniyor böylece. Unutmayalım ki, o sehpa rejim muhalifleri için kuruldu asıl olarak!

QOSHE - Ne kadar içeriden, o kadar dışarıdan - Şenay Aydemir
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Ne kadar içeriden, o kadar dışarıdan

30 11 2
26.11.2022

İran’da doğan, ardından İsveç’te eğitim alan, şimdilerde Danimarka’da yaşayan Ali Abbasi, kendisine dünyaca tanınırlık sağlayan filmi “Sınır”da Fars masallarını, Latin edebiyatını ve yakın dönem İskandinav sinemasının gerçeküstü anlatı formunu ustaca bir araya getirmeyi başarıyordu. Yönetmenin bu yıl Cannes Film Festivali’nde Başrol Oyuncusu Zar Amir-Ebrahimi’nin en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandığı yeni filmi “Kutsal Örümcek” ise doğrudan İran’ı anlatıyor. Doğu masallarından, edebiyattan hayli uzak, sert gerçekçi ve yer yer ‘thriller’a meyleden bir anlatıyı tercih ediyor bu kez yönetmen.

Abbasi, 2001 yılında İran’ın kutsal kenti Meşed’de gerçekleştirilen bir dizi cinayetten yola çıkarak oluşturmuş hikayesini. Abbasi’nin Afshin Kamran Bahrami ve Jonas Wagner’in destekleriyle kaleme aldığı senaryo yer yer çarpıcı olsa da yönetmenin ülkesine karşı ön yargılarını saklamayı başaramadığını da hissettiriyor kimi zaman. Ürdün’de çekilen film yalnızca yönetmeniyle değil, oyuncularıyla da tam bir diaspora yapımı olarak adlandırılabilir.

1979’daki devrimin ardından patlak veren İran- Irak savaşında ‘kahramanca’ çatışmış, sonradan evlenip çoluk çocuğa karışmış Saeed hikayenin ana karakterlerinden. Savaş sonrası travması yaşadığını bir süre sonra anladığımız Saeed, şehit, gazi ya da kahraman olamamış bunların eksikliklerinden mustarip........

© Evrensel


Get it on Google Play