Türk futbolu yeniden mi yükseliyor? |
Son birkaç yılda Türk futboluna bakınca, uzun bir sıkışmanın ardından yeniden nefes alan bir yapı görüyoruz. Milli takımın 24 yıl sonra dünya kupasına katılması, kulüplerin Avrupa’da ilk sert rüzgarda savrulmaması, oyuncu kalitesine dair algının toparlanması ve en önemlisi futbol kamuoyunun yeniden “Bir şey olabilir” duygusuna kapılması da bu değişimin parçası. Uzun süre boyunca Türk futbolunu konuşmak, çoğu zaman bir kaybı konuşmak gibiydi. Kaçırılan fırsatlar, kötü planlamalar, yanlış transferler, boşa harcanan paralar, sabırsızlık, yönsüzlük… Şimdi ise aynı alan, en azından belli başlı örneklerde, yeniden imkan duygusu üretmeye başladı.
Bence bu manzarayı anlamanın en doğru yolu, onu bir mucize gibi kutsamamak ve tek bir nedene bağlamamak. Türk futbolunda görülen toparlanma, gökten düşmüş bir armağan değil. Aynı şekilde, “İyi bir kuşak geldi, her şey düzeldi” demek de meseleyi fazla kolaylaştırır. Burada para var; kadro kalitesini belli bir çizginin üzerine taşıyan yatırım var. Daha doğru profillere yönelme çabası var. Bazı kulüplerde teknik ve atletik standardın yükselmesi var. Yurt dışında yetişen ya da gelişen oyuncu havuzunun milli takıma etkisi var. Avrupa’daki rekabetin yapısal dönüşümü içinde kendine daha akıllıca yer bulma çabası var. Kısacası bu tablo, birden fazla etkenin üst üste binmesiyle oluştu. Tam da bu yüzden kıymetli; tam da bu yüzden kırılgan.
Türk futbolunun en büyük sorunlarından biri, başarıyı çoğu zaman yanlış okuması oldu. Bazen birkaç parlak sonuç alınır, ardından o sonuçlar sağlıklı bir teşhis üretmek yerine büyük bir yanılsamaya dönüşür. Sanki temel çok sağlam, sanki düzen iyi kurulmuş, sanki bundan sonrası kendiliğinden gelecekmiş gibi davranılır. Sonra bir iki kötü sezon gelir ve bu kez aynı çevreler her şeyi toptan lanetlemeye başlar. Oysa futbol böyle işlemiyor. Özellikle de ekonomik, kurumsal ve yapısal açıdan sınırlı bir ülkede, başarı ile başarısızlık arasındaki mesafe sanıldığından çok daha kısa. Bu nedenle bugünkü görece iyi tabloyu anlamanın yolu, onu tarihsiz bir coşkuya değil, uzun bir salınımın içine yerleştirmekten geçiyor.
Birikim sürekli hale getirilmeli
Türkiye’de futbolun yakın tarihine baktığımızda hep aynı gerilimi görüyoruz: Arzu düzeyi çok yüksek, kaynak kullanımı çoğu zaman savruk, planlama kültürü zayıf, sabır kapasitesi dar. Yine de bütün bu sorunlara rağmen futbol burada canlı bir toplumsal enerji üretmeye devam ediyor. Belki de işin ilginç yanı burada. Bu kadar düzensiz, bu kadar kesintili, bu kadar kendi ayağına kurşun sıkan bir ortamın hâlâ güçlü oyuncular, heyecan verici takımlar ve dönem dönem ciddi uluslararası sonuçlar çıkarabilmesi başlı başına dikkat çekici. Demek ki bu ülkede futbolun toplumsal kökü gerçekten derin. Demek ki mesele sadece yönetim zafiyeti ya da ekonomik akılsızlık değil; o zafiyetleri zaman zaman aşabilecek bir birikim de var. Sorun, o birikimin sürekli ve kurumsal hale getirilememesinde.
Bugün sevindirici görünen gelişmelerin merkezinde yeniden yarışmacı hale gelme duygusu var. Bu bence çok önemli. Çünkü bir süredir Türk futbolu kendi sınırlarını bile doğru tanımlayamaz hale gelmişti. Avrupa’da sonuç almak için rakipten değil, kendi kabuğundan korkan; eşleşme görünce önce felaket senaryosu kuran; kadro kurarken günü kurtarma paniğiyle hareket eden; antrenör seçiminde uzun vadeyi değil, anlık sarsıntıyı düşünen bir iklim oluşmuştu. Şimdi en azından birkaç kulüp takımında ve milli takım çevresinde daha sağlam bir öz güven görülüyor. Bu öz güven, boş bir büyüklük iddiası taşımıyor. Sahayı okuyabilen, rakibin gücünü teslim edip yine de oyunun içinde kalabilen bir tutuma işaret ediyor. Asıl değişim de burada başlıyor.
Ancak bu yarışmacılık duygusunun hangi zeminde yükseldiğini dikkatle tartışmak gerekiyor. Çünkü Türk futbolunda para çoğu zaman hem ilaç oldu hem zehir. Doğru kullanıldığında kaliteyi artırdı, tempo seviyesini yükseltti, uluslararası standarda yaklaşmayı mümkün kıldı. Kötü kullanıldığında ise borcu büyüttü, bağımlılık yarattı, plan yapma kapasitesini felce uğrattı. Şu anda olumlu görünen örneklerde bile para başlıca etkenlerden biri. Özellikle üst düzeyde rekabet etmek isteyen kulüpler için bunun aksini söylemek gerçekçi olmaz. Avrupa futbolu artık o kadar sert bir ekonomik hiyerarşi içinde işliyor ki, belli bir bütçe eşiğinin altındayken yalnızca cesaretle, iyi niyetle kalıcı başarı üretmek çok zor. Ama burada ince bir ayrım var: Para sizi kapıya kadar getirir; o kapıdan içeri girmek için başka şeyler gerekir.
İşte Türk futbolunun asıl meselesi tam burada başlıyor. Çünkü biz uzun süre parayı, yapısal eksikleri örtecek sihirli araç gibi gördük. Oysa para ancak doğru çevrildiğinde değer üretiyor. Bu değeri oluşturan unsurlar da belli: Oyuncu gelişimi, süreklilik, uygun profiller, teknik akıl, atletik standart ve kurumsal hafıza. Bunlar yoksa yapılan büyük harcamalar, birkaç parlak sezonun ardından omuzda ağır bir yük olarak geri dönüyor. Türk futbolunun uluslararası rekabette son yıllarda nispeten daha iyi bir görüntü vermesi, sadece daha fazla para harcamasından ibaret değil; bazı yerlerde o paranın daha mantıklı kullanılmasıyla ilgili. Daha hareketli, daha dayanıklı, daha tempolu, güncel futbolun taleplerine cevap verebilen oyuncu tiplerine yönelme çabası burada belirleyici oldu. Bu dönüşüm tamamlanmış değil. Hatta daha yolun başında sayılır. Ama en azından eski ezberin sarsıldığı açık.
Oyuncu havuzu canlılığı
Milli takım tarafında ise başka bir kıymetli unsur var: Oyuncu havuzunun canlılığı. Türkiye’nin son dönemde eline geçen en büyük imkanlardan biri, farklı futbol kültürlerinden beslenen bir kuşağın aynı çatı altında buluşması oldu. Burada yalnızca diaspora meselesinden söz etmiyorum; farklı eğitim süreçlerinden geçen, farklı tempolara alışan, farklı rekabet eşiklerinde pişen oyuncuların ortak bir omurga kurabilmesinden söz ediyorum. Böyle dönemlerde milli takım, ülke futbolunun gerçek kapasitesini daha görünür hale getiriyor. Çünkü kulüp düzeyindeki dağınıklığa rağmen, belli bir oyuncu kalitesi daha berrak biçimde ortaya çıkıyor. Bu da toplumsal havayı değiştiriyor. İnsanlar yeniden inanıyor. Çocuklar yeniden özeniyor. Kulüpler bir ölçüde baskı hissediyor. Futbol kamuoyu daha yüksek standart talep etmeye başlıyor. Milli takımın büyük turnuvalara katılması bu yüzden sportif bir sonuç olmanın ötesine geçiyor; memleketin futbol iklimini etkileyen bir eşik haline geliyor.
Yine de burada aşırı romantizme kapılmamak gerekiyor. Çünkü Türkiye’de oyuncu üretimi hâlâ yeterince güçlü ve güvenilir bir düzene oturmuyor. Bazı yetenekli kuşaklar yakalanabilir, bazı oyuncular erken yaşta doğru fırsatlar bulabilir, bazı özel dönemlerde ciddi bir birikim ortaya çıkabilir. Ama bunların düzenli hale gelmesi için ülkenin futbol coğrafyasını yeniden düşünmek gerekir. Öz kaynak düzeni, tesis, antrenör eğitimi, genç oyuncuya süre verme cesareti, büyük şehirlerde spor alanlarının erişilebilirliği, yerel kulüplerin işlevi, akademi ile A takım arasındaki geçişin sağlıklı kurulması… Bunlar olmadan yalnızca mevcut kadroların üstüne konuşuruz; devamını konuşamayız. Türk futbolunun büyük problemi de zaten tam burada duruyor: Bir neslin sağladığı ivmeyi, bir sonraki nesle aktaracak mekanizmaları yeterince kuramamak.
Bu nedenle bugünkü tabloyu bir “yeniden doğuş” diye sunmak fazla iddialı olur. Daha doğru ifade şu: Türk futbolu, ağır bir düşüşün ardından yeniden yüzeye çıkma becerisi gösterdi. Bu küçümsenecek bir şey değil; tam tersine son derece önemli. Fakat yüzeye çıkmakla güvenli kıyıya ulaşmak aynı şey değil. Şu an bulunduğumuz yer, umut veren ama dikkat gerektiren bir eşik. Çünkü bu seviyenin sürdürülebilir hale gelmesi için daha fazla para kadar daha doğru akıl da gerekiyor. Hatta bazı noktalarda para artışından çok akıl artışı gerekiyor. Avrupa’nın tepesindeki ekonomik blokla sürekli açık artırmaya girmek zaten mümkün değil. O halde Türkiye’nin asıl sorusu şu olmalı: Biz nerede fark üretebiliriz? Hangi alanlarda rakiplerin satın aldığı şeyi biz yetiştirebiliriz? Hangi oyuncu tiplerini daha düzenli çıkarabiliriz? Hangi oyun kültürünü kendi gerçekliğimize daha uygun biçimde kurabiliriz?
Futbolda kendini doğru tartmak, yenilgiyi baştan kabul etmek anlamına gelmez. Sınırlarını bilmek, imkanlarını da daha net görmek demektir. Uzun süre Türkiye’de bu denge bozuktu. Ya kendimizi dev aynasında gördük ya da bütünüyle değersizleştirdik. Oysa sağlıklı futbol aklı hem iddia sahibi olur hem ölçü duygusunu korur. Bu sezon Avrupa’da Galatasaray, Fenerbahçe ve Samsunspor’un geçen sezonlara göre daha iyi iş çıkarması da biraz buradan geliyor. Güçlü rakiplere karşı komplekse kapılmadan oynamakla kendi kapasitesini abartmadan hareket etmek aynı anda mümkün. İlerleme dediğimiz şey de çoğu zaman böyle başlar.
Dolayısıyla bu gidişattan çıkarabileceğimiz temel sonuç şu: Türk futbolu son yıllarda yeniden anlamlı bir hareket alanı kazandı, fakat bu hareket alanının gerçek bir sıçramaya dönüşmesi için romantik öz güven yetmez. Kaynağı daha akıllıca kullanmak, oyuncu üretimini merkezi mesele haline getirmek, kısa vadeli başarı coşkusunu kurumsal inşanın yerine koymamak ve futbolun dünyada nereye gittiğini doğru okumak gerekiyor. Aksi halde bugün iyi görünen şey, birkaç yıl sonra nostaljik bir paranteze dönüşebilir.
Yine de çok fazla karamsar olmak için de sebep yok. Çünkü şu anda elde bulunan tablo, hiç değilse şunu söylüyor: Türk futbolu tamamen tükenmiş değil. Hâlâ kendini toparlayabiliyor. Hâlâ yeni bir dil kurma ihtimali taşıyor. Hâlâ dışarıdan bakıldığında yalnızca gürültüden ibaret görünmeyen, sahada bir ağırlık koyabilen örnekler çıkarabiliyor. Mesele, bu anı kutlamakla yetinmeyip ondan ders çıkarmakta. Eğer bugünün sonuçları doğru okunursa, Türk futbolu birkaç parlak sezonun değil, daha uzun bir toparlanma döneminin kapısını aralayabilir. O kapının ardında hemen bir büyük güç olmak yok. Ama daha sağlam, daha bilinçli, daha üretken bir futbol ülkesi olmak ihtimali var. Zaten bugün için en gerçekçi ve en değerli hedef de bu.