Su molaları futbolun nefesini kesiyor
Futbolun en eski ayrıcalıklarından biri, kesintiye direnmesiydi. Oyunun cazibesi biraz da buradan gelirdi: Top oyundayken hayatı dışarıda tutar, reklamı bekletir, yayını kendi ritmine uydurur, ekrana hükmedenlerin sabrını sınardı. Bu yüzden Amerikan sporlarının çoğunda oyunun içinde doğal görünen duraklamalar futbolda hep yabancı bir cisim gibi durmuştur. Çünkü futbol, izleyicisine on dakika boyunca kayda değer hiçbir şey olmayacağı hissini verirken bile aslında kendi gerilimini üretir. Oyun akmaz gibi görünürken yorulma birikir, alanlar değişir, oyuncuların karar kalitesi düşer, antrenörlerin eli kolu kısmen bağlı kalır.
Bu yüzden Dünya Kupası’nda su molalarının bu kadar tartışılması şaşırtıcı değil. Konu ilk bakışta basit görünüyor: Hava çok sıcak, oyuncular elbette korunmalı, bu yüzden üç dakikalık ara kimseye zarar vermez. Buna itiraz etmek kolay değil. Futbolcular makinelerden oluşmuyor; özellikle yaz sıcağında, yüksek tempolu maçlarda, geniş sahalarda, yoğun baskı altında oynayan bedenlerin korunması gerekir. Fakat tartışma burada bitmiyor. Çünkü oyuna eklenen her duraklama, kendi masum gerekçesinden daha büyük sonuçlar doğurur. Futbolun kesintisiz doğasına yerleşen her ara, oyunun kimin tarafından ve ne adına düzenlendiği sorusunu yeniden açar.
Oyunun içine giren dış ses
Su molası denildiğinde kulağa önce sağlık önlemi gibi geliyor. Televizyon yayınına geçtiğinde ise görüntü değişiyor. Oyuncular kenara gelirken ekran reklamla doluyor, antrenörler kollarını oyuncuların omzuna atıp kısa konuşmalar yapıyor, yardımcı antrenörler tabletleri gösteriyor, yayıncı kuruluş zamanı ekonomik bir boşluğa dönüştürüyor. Yani sahada dinlenme oluyor; ekrandaysa satış.
Buradaki asıl mesele, futbolun televizyona uygun hâle getirilmesi. Uzun yıllar boyunca televizyon futbola uyum sağlamak zorunda kaldı. İlk yarı bittiğinde reklam girer, devre arasında yorumlar yapılır, maç sonrasında görüntüler tekrar edilirdi. Oyun kendi bütünlüğünü büyük ölçüde korurdu. Şimdi ise yayın, oyunun içine daha cesur biçimde giriyor. Üstelik bunu doğrudan reklam ihtiyacını söyleyerek yapmıyor; oyuncu sağlığı gibi tartışılması güç bir gerekçeyle meşruiyet kazanıyor.
Bu durumun Amerika’ya özgü bir dayatma olarak okunması da meseleyi daraltıyor. Evet, Amerikan spor kültüründe ticari aralar çok daha yerleşik. Televizyon molası orada oyunun doğal parçalarından biri gibi işliyor. Fakat futbolun bu yönde dönüşmesinin sorumluluğunu tek bir ülkenin yayın alışkanlığına yüklemek rahatlatıcı ama eksik bir açıklama olur. FIFA’nın uzun süredir kurduğu ekonomik düzen, turnuvayı parça parça pazarlanabilir hâle getirmeye dayanıyor. Maçın oynandığı şehir, stadyum ismi, bilet kategorisi, yayın hakkı, sponsorluk alanı, taraftar deneyimi; hepsi ayrı ayrı fiyatlandırılmış durumda. Su molası da bu geniş tablonun içinde düşünülmeli.
Futbolun koruyucusu gibi konuşan kurumların oyunu pazarın taleplerine göre eğip bükmesi yeni bir şey sayılmaz. Yeni olan, bu müdahalenin maçın kalbinin attığı yere kadar ilerlemesi. Artık kesinti kenarda değil, oyunun ortasında. İzleyici, topun dolaşımından koparılıp reklama yönlendiriliyor. Futbolun zamanı,........
