Futbolun neşesi nerede?

Futbol üzerine konuşurken çoğu zaman büyük şeylere bakıyoruz: Sistemlere, dizilişlere, geçiş hızına, baskı şiddetine, veri tablolarına, koşu mesafelerine, antrenör aklına. Maçı açıklamak için elimizde hep daha büyük çerçeveler var. Oysa oyunu sevdiren şeylerin önemli bir kısmı, tam tersine, bu büyük düzenin içinde âniden beliren küçük kaçamaklarda saklı. Bir oyuncunun rakibini tek bir dokunuşla boşa düşürmesinde, beklenmedik bir duvar pasında, kimsenin aklına gelmeyecek anda gelen bir aşırtmada ya da seyirciyi bir anda ayağa kaldıran aldatma hareketinde. Bunlar futbolun süsleri değil. Oyunun hafızasında ayrı bir yere sahip olan, onun insani tarafını canlı tutan hareketler bunlar.

Bugünün futbolunda bu tarafın giderek daraldığını düşünmemek zor. Oyun hızlandı, alanlar sıkıştı, her şey daha düzenli hâle geldi. Savunmalar birbirine daha yakın oynuyor, baskı daha örgütlü kuruluyor, topun her bölgedeki dolaşımı daha önceden hesaplanıyor. Bu gelişmelerin hepsi futbolu daha “ileri” kılıyor olabilir; ama aynı zamanda oyunun içindeki serbestliği de azaltıyor. Eskiden bir oyuncunun göz ucuyla gördüğü boşluk, bugün saniyenin çok küçük bir bölümünde kapanıyor. Eskiden topu saklayarak, rakibi uyutarak, beden dilini kullanarak hazırlanan küçük numaralar, bugün çoğu zaman daha doğmadan boğuluyor. Bu yüzden mesele yalnızca estetik değil. Futbolun hangi akla göre oynandığıyla ilgili bir mesele bu.

Mahalle futbolunda, sokak arasında, okul bahçesinde ya da boş arsada yetişen kuşaklar için oyunun ilk büyük dersi çoğu zaman şu olurdu: Kuvvetin yetmediği yerde kurnazlık devreye girer. Boyun kısa olabilir, hızın sınırlı olabilir, rakibin senden daha yapılı olabilir; ama doğru anda doğru hareketi yaptıysan, oyunun dengesi bir anlığına değişirdi. Duvar pası burada çok öğretici bir örnektir. Basit görünür, ama aslında ortak akla dayanır. Topu verirken dönüşü de düşünürsün. Pası alanın topa ilk dokunuşu kadar, topu atan kişinin devam koşusu da önemlidir. Birbirini kollayan iki oyuncunun kısa süreli anlaşmasıdır bu. Mahalle futbolunda duvar pasının bir başka güzelliği daha vardı: Bazen gerçekten duvarla oynardın. Yani oyunun içine çevredeki nesneler de katılırdı. Sahanın çizgileri kadar mahallenin yapısı da oyunun parçası olurdu.

Bu yüzden futboldaki kimi hareketler, teknik beceri olmanın ötesinde, bir yaşama biçiminin izlerini taşır. Bacak arası dediğimiz şey mesela, yalnızca rakibin bacaklarının arasından top geçirmek değildir. O hareketin içinde zamanlama, cesaret ve hafif bir yaramazlık vardır. Biraz da meydan okuma. Çalım arasını değerli kılan, onun her zaman gerekli olmamasıdır. Daha güvenli bir pas seçeneği varken, oyuncu o dar koridordan geçmeyi dener. Çünkü bazen futbol, işe yarayanla yetinmeyip daha incelikli olanı arama sanatıdır. Tribünün bu harekete verdiği tepki de bundan büyüktür. İnsanlar sadece başarılı bir teknik eylem görmez; aynı zamanda oyunun içinde bir kişilik parıltısı yakalar. O oyuncu bir an için, “Ben buradayım!” der. Bunu topa vurarak değil, topa dokunma biçimiyle söyler.

Aşırtma da böyledir. Hatta belki daha da fazlasıyla. Çünkü aşırtmanın içinde doğrudan bir zarafet duygusu vardır. Top, yerden değil havadan konuşur. Rakibi ekarte etmekten ibaret kalmaz; onun üstünden geçerken küçük bir üstünlük ilânı da taşır. Bu yüzden aşırtma, sık sık öfke doğurur. Rakibin canını sıkan, topu kaybetmek kadar, topun onu aşma biçimidir. Futbol sert bir oyundur ama o sertliğin içinde kırılgan bir gurur da dolaşır. Aşırtma, işte o gurura dokunur. Topu alan oyuncu yoluna devam eder, ama geride bıraktığı şey yalnızca pozisyon değildir; rakibin zihninde asılı kalan kısa bir utanç ânıdır.

Rakibi aldatan hareketler ise bedenin futboldaki önemini yeniden hatırlatır. Çünkü burada mesele topa sahip olmak kadar, rakibe yanlış bir şey göstermektir. Futbol yalnızca ayakla oynanmaz; omuzla, kalçayla, başın yönüyle, bakışın süresiyle de oynanır. Büyük oyuncuları ayıran şeylerden biri, topa dokunmadan önce rakibin dengesini bozabilmeleridir. Bir hareketin sahici gücü bazen topun gittiği yerde değil, rakibin neden yanlış tarafa gittiğinde saklıdır. Bu açıdan bakınca aldatma, futbolun en zeki taraflarından biridir. Güce karşı çevikliğin, düzlüğe karşı kıvraklığın, kaba önleme karşı ince hesabın alanıdır.

Burada şu soruyu sormak gerekiyor: Neden bu küçük marifetler hâlâ bu kadar etkileyici geliyor? Çünkü futbolu bütünüyle üretim bandına çevirmeye çalışan anlayışa direniyorlar. Modern futbolda her şey ölçülebilir hâle geldikçe, ölçülmesi zor olanın değeri artıyor. Bir oyuncunun ne kadar koştuğunu, kaç pas verdiğini, hangi bölgede kaç kez top kazandığını hesaplayabilirsiniz. Ama rakibin aklını bir anlığına nasıl karıştırdığını, tribünün içinden neden özel bir uğultu yükselttiğini, bir çalımın neden maç sonu saatlerce konuşulduğunu sayıya dökmek kolay değil. Oyunun canlı tarafı burada başlıyor. Çünkü futbol sadece sonuç değil, hatırlanma biçimidir de. İnsanlar birçok maçı unutur, ama bazı hareketleri unutmaz. Bazen skoru değil, tek bir ânı taşır hafıza.

Zaten sokak futbolunun mirası da biraz burada yatıyor. Sokakta top oynayan çocuk, çoğu zaman alan darlığı içinde çözüm üretmek zorundadır. Bir araba park edilmiş olabilir, kaldırım sahanın sınırı olabilir, duvar oyuna dâhil olabilir, topun sekmesi beklenmedik olabilir. Böyle bir yerde yetişen oyuncu, futbolu sadece kurala göre değil, koşula göre de okumayı öğrenir. Bu öğrenmenin meyvesi yaratıcılıktır. Bugün üst düzey futbolda çok konuşulan “çözüm üretme” meselesinin kökeninde, biraz da bu düzensiz alanların öğreticiliği vardır. Ne var ki futbol giderek daha genç yaşta düzenli, denetimli ve tek tip eğitim alanlarına kapandıkça, bu kendiliğindenlik geriliyor. Oyuncular daha erken yaşta doğru karar vermeyi öğreniyor olabilir; ama bazen yanlış gibi görünen yaratıcı kararı deneme cesaretini kaybediyorlar.

Bu da oyunun ruhunu etkiliyor. Çünkü futbolun en sevilen anları çoğu kez disiplinle taşkınlığın karşılaşmasından doğar. Bir takımın planı vardır, rakibin önlemi vardır, sahanın matematiği kurulmuştur. Sonra biri çıkar ve o denklemi tek hareketle bozar. Güzel olan tam da budur: Oyunun, kendi iç düzenine rağmen hâlâ taşabilmesi. Büyük futbolcuları büyük yapan şeylerden biri, takım düzenine katkı vermeleri kadar, o düzenin içinden kişisel bir yol açabilmeleridir. Yani oyun planını ezberlemekle kalmazlar; gerektiğinde ona yeni bir kapı açarlar. Küçük bir dokunuşla.

Burada yanlış anlaşılmaması gereken bir nokta var. Bu hareketleri savunmak, oyunun örgütlü tarafını küçümsemek anlamına gelmiyor. Elbette futbol düşünce işidir, emek işidir, kolektif uyum işidir. Fakat bunların hepsi bir araya geldiğinde ortaya çıkması gereken şey, steril bir düzen olmamalı. Oyuncunun zekâsına, hayâline ve cüretine yer açan bir yapı olmalı. Her şeyi önceden belirlenmiş, her riski azaltılmış, her sürprizi budanmış bir futbol eninde sonunda yorar. Çünkü seyirci sahaya yalnızca doğrulanmış planların uygulanışını izlemek için gitmez. Bir anlık şaşkınlık yaşamak, beklemediği bir şey görmek, oyunun kendi kendini aşmasına tanık olmak ister. Futbolu diğer kolektif oyunlardan ayıran büyünün bir kısmı burada saklı.

Belki de bu yüzden, küçümsenen o “mahalle hinlikleri” aslında oyunun hafif yanı değil, derin yanıdır. Onlar futboldaki neşeyi korur. Rakibin açık verdiği küçücük ânı sezip oradan bir güzellik çıkarma yeteneğini yaşatır. Oyuncunun kişiliğini görünür kılar. Seyircinin oyuna duygusal olarak bağlanmasını sağlar. Dahası, futbola biraz eşitlik de getirir. Çünkü yalnızca güçlü olanın değil, uyanık olanın da söz sahibi olabileceğini hatırlatır. İnce bir dokunuş, bazen büyük bir fizik üstünlüğü boşa çıkarabilir. Tam da bu yüzden, bu hareketlerde halk futboluna özgü bir adalet duygusu vardır. Kaba kuvvetin karşısına açıkgözlülüğü koyarlar.

Bugün futbola bakarken eksikliğini hissettiğimiz şeylerden biri tam olarak bu: Oyunun fazla ciddi hâle gelmesi. Ciddiyet elbette gerekir; ama oyunun içinden muzırlık çekilip alındığında, geriye kusursuz işleyen ama daha az yaşayan bir makine kalır. Oysa futbol biraz da dalga geçebilme sanatıdır. Rakiple, alanla, beklentiyle, hatta bazen oyunun kendi mantığıyla bile. Bacak arası atanın, aşırtma yapanın, rakibini beden hareketiyle yanlış yola gönderenin sevinci yalnızca başarılı olmaktan gelmez. Bir düzenin içinden küçük bir gedik açmış olmanın sevincidir bu.

Sonunda futbolu büyük kılan şey, sadece kupalar ya da sonuçlar değil. İnsanların yıllar sonra bile anlatmaya devam ettiği o küçük anlar. Bir oyuncunun topu saklama biçimi, rakibini uyutması, âniden yön değiştirmesi, kimsenin beklemediği yerden çözüm bulması. Büyük tarih bunlarla yazılmaz belki, ama futbolun gerçek hafızası biraz da bunlarla kurulur. Bu yüzden, oyunun geleceğini konuşurken yalnızca hızdan, baskıdan, veri çözümlemesinden söz etmek yetmez. Futbolun içindeki oyun duygusunu da savunmak gerekir. Mahalle aralarından, tozlu sahalardan, çocuk aklından kalan o küçük marifetleri.

Çünkü bazen oyunu kurtaran şey, en karmaşık plan değil, en sade kurnazlıktır.


© Evrensel