menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Beşiktaş için hâlâ bir semt takımı diyebilir miyiz? 

17 0
previous day

İstanbul Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Müdürlüğü, 9 Ocak’ta Beşiktaş Jimnastik Kulübünün Fulya’daki spor tesislerinin bulunduğu iki hektardan büyük alanın “rezerv yapı alanı” ilan edildiğini ve alana ilişkin yeni bir imar planının askıya çıkarıldığını duyurdu. Plan raporuna göre Bakanlığın onayıyla “afet riski” gerekçesi öne sürülerek yapılan bu değişiklik, spor alanı olarak tanımlanan bölgenin kullanımını kökten dönüştürüyor. Yeni planda aynı alanın bir konut projesinde kullanılması planlanıyor.

Bu alanın içinde Beşiktaş Jimnastik Kulübüne ait en büyük parselin yanı sıra Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile Beşiktaş Belediyesi mülkiyetindeki parseller de bulunuyor. Parsellerden birinde BJK Süleyman Seba Spor Salonu ve voleybol şubesi, bir diğerinde BJK Şevket Belgin Spor Salonu ve Dikilitaş Spor Kulübüne ait halı sahalar yer alıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ise planlama alanının “Dolmabahçe-Levazım-Baltalimanı kara yolu tünel projesi” kapsamında tünel ve koruma kuşağı üzerinde kaldığını hatırlatıyor; Devlet Su İşleri ise bölgenin yer altı suyu işletme sahası içinde yer aldığını ve yakınından mevsimsel akışlı bir derenin geçtiğini vurguluyor.

Bütün bu bilgi kalabalığı, meselenin “teknik bir plan değişikliği” olarak sunulmasının gerisindeki asıl gerilimi görünür kılıyor: Kentin göbeğinde, özellikle çocukların ve gençlerin sporla temas ettiği bir kamusal alan, konut ve ticaret eksenli bir gayrimenkul projesine doğru çekiliyor. Üstelik bu çekim, “afet riski” gibi toplumsal olarak meşru ve kaygı uyandıran bir gerekçe üzerinden gerçekleşiyor. Bugün Türkiye’nin deprem bölgesinde yer alan tüm kentlerinde sıkça rastlanan şey tam olarak bu: Afet söylemi, kamusal alanı güçlendirmek için değil; değerli arazileri yeniden programlamak için bir kaldıraç gibi çalıştırılıyor.

Plan raporunun dili, bu dönüşümü meşrulaştırmak için tanıdık kavramlara yaslanıyor. “Yalnızca belirli saatlerde kullanılan spor alanı olmaktan çıkarak, sürekli yaşayan ve kullanıcıların farklı ihtiyaçlarına cevap veren bir kentsel çekim noktası” vaadi, kulağa kamusal hayatı zenginleştiren bir öneri gibi gelebilir. Fakat bu vaatlerin pratikte çoğu zaman neye karşılık geldiği de ortada: “Sürekli yaşayan” ifadesi, semt sakinlerinin yaşamının güçlenmesini değil; daha pahalı, daha yoğun ve tüketim odaklı bir nüfusun alana eklenmesini anlatıyor. “Çekim noktası” olarak tanımlanan şey ise sporun, gençliğin, erişilebilir kamusal hizmetlerin çekimi değil; metrekare fiyatının, kira gelirinin ve proje değerinin çekimi. Bir başka deyişle, planlama dili, sanki bir şehircilik vaadiymiş gibi kurulurken, gerçekte konuşulan şey şehir değil; sermayenin birikim kanalları.

Bu noktada kritik bir mantık hatası devreye sokuluyor: Spor alanları, “Sadece belirli saatlerde kullanılıyor,” diye küçümseniyor. Oysa spor alanlarının değeri, 24 saat kullanılmasıyla ölçülmez. Bir semtin spor salonu, sahası, antrenman alanı; çocukların düzenli olarak geldiği, gençlerin bir araya geldiği,........

© Evrensel