menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Romanya’nın geçmişi, Türkiye’nin geleceği

43 0
28.03.2026

Tarihinde üçüncü kez dünya kupasına katılmak için önünde önemli bir fırsat bulunan Türkiye A Milli Futbol Takımı, ilk engeli Romanya karşısında çok da zorlanmadan, tek golle geçti. 20. yüzyılın son çeyreğinde futbolda edindiği ayrıksı kimliği tamamen kaybeden Romanya ise Türkiye’nin oyunu açmakta zorlandığı bölümde, işe yaradığı düşünülen; oysa 0-0’lık süreyi uzatıp zaman kazanma dışında bir hedefi olmayan bir planla sahadaydı. Neticede Türkiye’nin kalitesi; Arda Güler’in muazzam pası, Sol Bek Ferdi Kadıoğlu’nun harikulade koşusu, kontrolü ve bitirişiyle galip geldi.

Eleme sürecine katılımın kısıtlı olduğu; bir nevi ev sahipleri, gönüllüler ve yakın ülkeler turnuvası şeklinde oynanan ilk üç şampiyonayı (1930, 1934, 1938) saymazsak Romanya’nın dünya sahnesine çıktığı ilk dünya kupası 1970 Meksika’ydı. Ülkenin Hagi’den önceki futbol sihirbazı Nicolae Dobrin’le birlikte o kadronun en çok öne çıkan isimlerinden biri, Dinamo Bükreş efsanesi Mircea Lucescu’ydu. Takım kaptanı olan ve en az bugünkü kadar huysuz ve konuşkan bir saha içi generali olarak anılan Lucescu, emekliye ayrıldıktan sonra bu özelliklerini teknik direktörlüğe de taşıdı.

1980’lerde yaşanan yetenek patlaması, Çavuşesku yönetiminde ordu (Steaua) ve polis/istihbarat (Dinamo) takımlarının amansız rekabeti şeklinde sahaya yansıdı. Romanya futbolu bu kulüplerle Avrupa sahnesinde kalıcı izler bırakırken, aynı neslin milli takımı da 1990’larda uluslararası turnuvalarda rüştünü ispatladı. Sosyalist dönemden farklı olarak neredeyse tüm milli oyuncuların yurt dışında oynadığı bu kadro sahneden çekildiğinde ise çöküş başladı.*

Yanlış anlaşılmasın eski düzen pirüpaktı demiyorum ama ’90 sonrası dönemde, diğer eski sosyalist ülkelerde olduğu gibi Romanya’da da futbola büyük bir yolsuzluk sistemi hakim oldu. “Cooperativa” olarak anılan ve kartele dahil olmayan kulüplere 1. Lig’de barınma hakkı tanımayan şike ve kara para aklama düzeni, ulusal futbolu tamamen çürüttü. Elbette bu durum, ülkede yaşananlardan bağımsız değildi. Sonuçta, bizdeki gibi para çekecek kaynakları da olmayan Romanya futbolu bugünkü sıradan haline büründü.

Türkiye maçı özelinde “Lucescu ne yapsın?” denilebilir elbette; ancak en azından golü yedikten sonra ya da son 10-15 dakikada daha fazla risk alabilirdi. O ise tek gollü bir yenilgiyle görüntüyü korumaya odaklanmıştı. Hıncal Uluç yaşasaydı bu maçtan sonra bol bol “Korkak Luçe” diye ekranları inletirdi.

Tek eksik gerçek bir 9 numara

Buna karşılık Türkiye, tek eksiği gerçek bir 9 numara olan etkileyici bir yetenek havuzuna sahip. Hakan Çalhanoğlu, Arda Güler, Kenan Yıldız, Uğurcan Çakır, Orkun Kökçü ve Ferdi Kadıoğlu gibi, kendi pozisyon ve rollerinde elit isimlerin yanı sıra çok sayıda üst düzey oyuncuyu kadrosunda bulunduran Vincenzo Montella, yer yer garip eleştirilere maruz kalsa da yoluna devam ediyor. Takımda genel kaliteye ayak uydurabilecek seviyede bir 9 numara yok ancak yüksek gol sezisi, şiddetli ön alan presi ve özverisiyle Kerem Aktürkoğlu’ndan maksimum fayda alınıyor. Sol kanatta Kenan Yıldız ve sağ kanatta Barış Alper Yılmaz gibi iki güçlü ve hızlı oyuncuyla sahayı genişleten Türkiye, bu sayede topun rakip alana yığıldığı maçlarda merkezde Arda Güler & Hakan Çalhanoğlu’nun saha görüşünü ve pas yeteneklerini konuşturabileceği, diğer oyuncuların ise topsuz koşu atabileceği alanlar yaratıyor. Nitekim gol de bu şekilde, o alanlara geriden Ferdi Kadıoğlu’nun sızmasıyla geldi.

Orkun Kökçü’nün ilk 11’de yer bulamaması üzücü olsa da bu nedenle Montella’nın üzerine çullanmanın anlamı yok. Orta sahada İsmail Yüksek gibi bir profile duyulan ihtiyaç açık. Romanya birkaç karambol dışında pozisyon üretemediyse bunda Yüksek’in dinamizmi ve defansif katkısının payı büyük. Bu maçta kapalı savunmaya karşı topla aksiyonları zayıf olan Barış Alper Yılmaz, buna rağmen yarattığı atletizm tehdidiyle merkezde “Arda ve Hakan’ın hareket alanını genişletme” işlevine katkı sağlayarak önemli bir stratejik faktör oldu. Bazı teknik dezavantajlarına rağmen vazgeçilemez olmasının nedeni de bu. Yine de bu kadro kalıcı olacaksa özellikle sağ kanattaki hücum varyasyonlarının daha bilinçli olması gerekiyor. Çünkü Kosova ve Dünya Kupası’ndaki rakipler de nispeten Romanya’ya yakın oyun planlarıyla sahaya çıkacak ve bu maçlarda Türkiye topla daha fazla oynayan takım olacak.

Kosova maçı zorlu test olacak

Montella’nın eleştirilen bir diğer yönü ise formsuz ya da yetersiz olsalar da Samet Akaydın ve İrfancan Kahveci gibi isimleri kadroda tutması. Ekibini mümkün olduğunca bir kulüp takımı hâline getirme gayesi anlaşılır olsa da formayı hak eden oyuncuların şans bulamaması, onların hem motivasyonunu hem de kariyerlerini olumsuz etkileyebilecek ciddi bir handikap. Umarım bu nedenle nihai Dünya Kupası kadrosunu kaçıran kimse olmaz.

Son olarak Türkiye’nin finalde deplasmanda karşılaşacağı Kosova, psikolojik ve fiziksel açıdan zorlu bir test olacak. Vedat Muriqi gibi, Türkiye’de olsa birçok sorunu çözecek bir 9 numaraya sahip olan Kosova, tarihindeki ilk dünya kupasına katılma hedefiyle iç saha avantajını kullanmayı hedefleyecek. Klasik Balkan deplasmanı atmosferiyle baş etmek kolay değil ancak Türkiye’nin yeterli kalite ve tecrübeye sahip olduğunu da vurgulamak gerekir.

*O dönemin atmosferine dair bir örnek verelim. 1988’de Juventus, Hagi’yi Bükreş’te FIAT Fabrikası inşası karşılığında transfer etmek istemiş ama Çavuşesku bunu “kapitalistçe” bularak reddetmişti. Bu tip kısıtlamalar ve devlet içi kliklerin iyi oyuncuları belli başlı kulüplerde (Özellikle Steaua ve Dinamo) yoğunlaştırması Romanya kulüplerinin Avrupa çapında başarılı olmasının yolunu açtı.


© Evrensel