Patronun krizi, devletin zoru ve 'onlar'ın emeği
Bir işçi niye Ankara’ya yürür?
Sahi, bir işçi niye Ankara’ya yürür? Niye yerin altında çalışıp, hakkını yerin üstünde aramak zorunda kalır? Niye sabah karanlığında madene inen insan, gün gelir çocuğunun, sofrasının, kirasının, tazminatının hesabını sormak için devletin kapısına dayanır? Niye bir işçi, çalıştığı şirketin muhasebe odasında çözülmesi gereken meseleyi, Ankara’nın parklarında, kaldırımlarında, polis barikatlarının önünde anlatmak zorunda bırakılır?
Doruk Madencilik işçilerinin hikâyesi tam da buradan başlıyor. Eskişehir’in Mihalıççık ilçesindeki maden ve santral hattında çalışan işçiler; ödenmeyen ücretleri, tazminatları, çalışanın rızası olmadan dayatılan ücretsiz izin uygulamaları, iş güvenliği kaygıları, sendikal hakları ve iş güvencesi talepleri için Ankara’ya yürüdüler. Bu ilk yürüyüşleri de değil. İşçiler, 2023’ten bu yana benzer alacak ve hak sorunları nedeniyle defalarca eyleme geçtiklerini, verilen sözlerin tutulmadığını söylüyorlar. Sendikanın şirketle yürüttüğü görüşmelerde yapılan protokollerin uygulanmaması, işçiler açısından masada çözüm ihtimalini fiilen ortadan kaldırmış görünüyor. Basına yansıyan bilgilere göre işçilerin bir kısmı aylarca ücret alamadıklarını, bazı işçiler açısından bu sürenin 2–3 ayı aştığını ifade etmektedir. Bu nedenle mesele, bir ay geciken maaşın dar sınırlarına sığmayacak kadar eski ve birikmiş bir mesele.[1]
Bu insanlar, Nâzım’ın ifadesiyle Onlar, “toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çok” olanlar… Yani adı çoğu zaman haberlerin diplerinde, şirketlerin bordrolarında, madenlerin vardiya çizelgelerinde kalan; ama memleketin elektriğinde, kömüründe, ekmeğinde, gündelik hayatında emeği bulunan insanlar. Yerin altında çalışan bu insanlar, haklarını almak için bu kez yerin üstünde, Ankara yolunda göründüler.
İşçilerin anlattığı sorun yalın: “Çalıştık, hakkımızı alamadık.” Fakat bu yalın cümlenin içinde yalnızca ücret yok. Kıdem ve ihbar tazminatı var; ücretsiz izin var; emekli olmuş ama tazminatını alamamış işçiler var; sendikal nedenle işten çıkarıldığını söyleyenler var; güvenli çalışma koşulları talebi var; madenin kamulaştırılması ve iş güvencesinin teminat altına alınması isteği var. Bağımsız Maden-İş’in ve haber kaynaklarının aktardığı talep listesi, bu yüzden yalnızca “Maaşlarımızı ödeyin!” diye okunamaz; işçiler birikmiş alacaklarının yanında, geleceksiz bırakılmaya da itiraz ediyorlar.[2] Bu talepler aynı zamanda daha önce yürütülen müzakere süreçlerinin sonuçsuz kaldığını da gösteriyor.
Şirketin anlattığı hikâye ise başka bir yerden başlıyor. Yıldızlar Holding bünyesindeki Doruk Madencilik tarafı, elektrik piyasasındaki dalgalanmayı, üretim maliyetlerini, kömür tedarikindeki sorunları ve santralde üretimin geçici olarak durmasını gerekçe gösteriyor. Şirket ise işçi alacaklarının ödenmesi için çalışmaların sürdüğünü belirtiyor; içinde bulunduğu tabloyu da üretim, maliyet ve piyasa koşullarıyla açıklıyor. Yani şirket “Piyasa zorlandı, maliyetler arttı, üretim aksadı!” diyor. İşçi ise “Ben emeğimi verdim, hakkımı istiyorum!” diyor.[3]
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Bu iki anlatıyı basitçe iki tarafın iddiası diye yan yana koyup geçemeyiz. Çünkü Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı da Doruk Madencilik’te işçi ücretlerinin bir kısmının ödenmediğini açıkladı; geçmiş denetimlerde ücret ve toplu iş sözleşmesi kaynaklı alacak sorunları nedeniyle idari yaptırımlar uygulandığını duyurdu. Yani işçilerin “Alacağımız var!” sözü yalnızca bir eylem sloganı değil; resmî denetimlerle de görünür hâle gelmiş bir gerçek.[4]
Sonra işçiler Ankara’ya geldiler. Kurtuluş Parkı’nda beklediler, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na yürümek istediler, açlık grevine başladılar. Karşılarında yalnızca şirketin ödeme takvimi değil, polis barikatı ve biber gazı da vardı. İşçilerin yürüyüşüne ve bakanlık önüne gitme girişimine polis müdahalesi haberleştirildi; fenalaşan işçilerin hastaneye kaldırıldığı aktarıldı. Böylece başlıktaki üçlü tablo daha ilk sahnede belirdi: patronun krizi, devletin zoru ve Onlar’ın emeği.[5]
Doruk işçilerinin yürüyüşü bu yüzden yalnızca bir işletme uyuşmazlığı değildir. Elbette ortada ödenmeyen ücretler, tazminatlar, alacaklar vardır; ama daha fazlası da vardır. Bir tarafta şirketin bilanço dili durur: maliyet, üretim, nakit akışı, piyasa koşulları. Öte tarafta işçinin hayat dili vardır: kira, mutfak, çocuk, borç, sağlık, gelecek. Aynı olaya iki ayrı dünya bakar. Bu fark, yalnızca algı değil, krizin yükünün kim tarafından taşınacağına dair sınıfsal bir tercihtir. Şirketin defterinde gecikmiş ödeme diye duran şey, işçinin evinde eksilen ekmektir.
İşte Doruk işçilerinin Ankara yürüyüşü, bu iki dilin birbirine çarptığı yerde anlam kazanıyor. Şirket krize girmiş olabilir; üretim durmuş, maliyet artmış, piyasa daralmış olabilir. Ama asıl soru burada başlıyor: Şirket krize girdiğinde, işçinin ücreti, tazminatı, alacağı ve geleceği şirketin kriz yönetim aracına dönüştürülebilir mi?
Bu yazının asıl meselesi biraz da bu sorudur: şirketin dili ile işçinin hayatı arasındaki uçurum. Bu soru bizi Doruk Madencilik dosyasının ötesine, ücretli emek ilişkisinin temel gerilimine götürür. Çünkü burada karşı karşıya gelen şey yalnızca iki tarafın yorumu değil; sermayenin kriz dili ile emeğin hak dilidir. Bu karşılaşma, şirketin bilanço dili ile işçinin hayatı arasındaki mesafenin somutlaştığı noktadır.
Doruk Madencilik meselesinde de tam olarak böyle bir karşılaşma var. Şirket tarafı, elektrik fiyatlarındaki gelişmeleri, termik santrallerin sabit üretim maliyetlerini, kömür tedarikindeki sorunları ve üretimin geçici olarak durmasını öne çıkarıyor; yani meseleyi enerji piyasasının ve işletme ekonomisinin içinden açıklıyor. Bu açıklamanın gerçeklik payı olabilir. Ancak burada kritik olan, krizin varlığı değil, bu krizin maliyetinin nasıl dağıtıldığıdır. Zaten ciddi bir yazıda şirketin kriz anlatısını hiç yokmuş gibi davranmak doğru olmaz. Ama asıl soru burada başlar: Bir şirketin üretim, maliyet ya da piyasa krizi yaşaması, işçinin ücretini, tazminatını, alacağını ve geleceğini........
