Borçla yaşayan bir toplum |
Birçok insan için maaş/ücret sadece kredi kartı borcunu -ya da belki bir kısmını- kapatmaya ancak yetiyor; ayın geri kalanı kredi kartından yeniden borçlanarak geçiriliyor. Ne yazık ki birçoğumuz için hayat artık kazanarak değil, borçlanarak dönüyor. Eskiden borç/kredi istisnaî bir durumdu; insanlar sadece ev, araba gibi şeyler alırken ya da düğün dernek işleri için borçlanırlardı. Şimdi ise çoğumuz için borçlanma, ne yazık ki, gündelik hayatın sıradan bir parçası. Hatta çoğu zaman hayatın kendisi. Market alışverişi, kira, çocukların masrafları, faturalar, taksitler… Ev bütçesi çoğu zaman gelirle kredi kartıyla idare ediliyor: Pek çok gider artık gelirle değil krediyle karşılanıyor. Artık ayağımızı yorgana göre değil ekstreye göre uzatarak yaşıyoruz.
Türkiye’de bireysel kredi ve kredi kartı borçlarının toplamı son yıllarda hızla büyüyerek trilyonlarca liralık bir hacme ulaştı. Bu tablo yalnızca finansal sistemin büyümesini değil, aynı zamanda toplumun nasıl geçindiğini de anlatıyor. Bu durum yalnızca bireysel deneyimlerle sınırlı değil. Türkiye’de hane halkı borçlanmasının büyüklüğü de gündelik hayatın giderek kredi mekanizmalarına dayandığını gösteriyor.
Türkiye’de hanehalkı borçlanmasının büyüklüğü
Görüldüğü üzere Türkiye’de hane halkı borçlanmasının ulaştığı devasa boyut oldukça açıktır.” veya “Tablo, Türkiye'de hane halkı borçlanmasının büyüklüğünü açık biçimde ortaya koymaktadır. Öte yandan toplam banka kredilerinin yalnızca küçük bir bölümü hane halkına aittir. Tablo 2’de görüldüğü gibi Türkiye’de toplam kredilerin yaklaşık 18 trilyon TL’lik kısmı ticari ve diğer kredilerden oluşmaktadır. Bu durum borç ekonomisinin yalnızca haneleri değil şirketleri de kapsayan daha geniş bir finansallaşma sürecine işaret eder. Şirketlerin yüksek borçluluğu ise çoğu zaman ücretlerin baskılanması, maliyetlerin çalışanlara yansıtılması ve istihdam güvencesinin zayıflaması gibi sonuçlar doğurur. Bu nedenle hane halkı borçlanması ile sermaye kesiminin borçluluğu aynı ekonomik düzenin iki farklı yüzüdür. Yaklaşık 6 trilyon TL’lik bireysel kredi ve kredi kartı borcu, hane halkı finansmanının giderek kredi mekanizmalarına dayandığını gösteriyor. Özellikle ihtiyaç kredilerinin 2,27 trilyon TL gibi yüksek bir seviyeye ulaşması, borçlanmanın önemli ölçüde gündelik tüketim ve geçim ihtiyaçlarını finanse etmek için kullanıldığını düşündürüyor. Elbette kredi yalnızca gündelik tüketimi finanse eden bir araç değildir. Konut kredileri birçok hane için barınma hakkına erişimin başlıca yolu haline gelmiş durumdadır; taşıt kredileri de benzer biçimde bazı kesimler için varlık edinme imkânı sağlayabilir. Ancak mevcut tabloya bakıldığında kredi kullanımının önemli bir bölümünün yeni bir varlık yaratmaktan çok mevcut geçim giderlerini karşılamaya yöneldiği görülmektedir. Yani trilyonlarca liralık bu ihtiyaç, yeni bir otomobil, yeni bir ev… değil; pazar filesinin dolması, doğalgaz faturasının ödenmesi veya biriken kira borcunun kapatılmasıdır. Gelecek artık hayallerin değil, vadesi gelmiş borçların mekânıdır.
Türkiye’de hane halkı borçlarının milli gelire oranı bazı gelişmiş ülkelere kıyasla daha düşük görünmektedir. OECD verilerine göre bu oran birçok Avrupa ülkesinde %60–100 aralığında seyrederken Türkiye’de yaklaşık %15–20 düzeyindedir. Ancak mesele borcun oranından çok gelirin düşüklüğüdür. Gelirin sınırlı olduğu ekonomilerde borç çok daha ağır bir yük haline gelir. Dolayısıyla borç sorunu yalnızca borcun büyüklüğüyle değil, gelir düzeyiyle birlikte değerlendirilmelidir.
Borçlanmanın artmasının en önemli nedenlerinden birinin ücretlerin satın alma gücündeki hızlı erime olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Ücretlerin büyük bir bölümü asgari ücret civarında yoğunlaşıyor ve yüksek enflasyon karşısında ciddi bir erime yaşanıyor. 2025 yılına ait veriler bu eğilimin boyutunu göstermesi açısından önemlidir; ancak 2026 yılına girilirken tablo değişmiş değildir. TUİK’in yayımladığı tüketici fiyat endeksi verileri ve 2026 yılı başında yapılan ücret düzenlemeleri birlikte değerlendirildiğinde, ücretlerin satın alma gücündeki erime eğiliminin devam ettiği görülmektedir. Bu nedenle aşağıdaki veriler yalnızca geçmiş bir dönemin değil, hâlen süren bir eğilimin göstergesi olarak okunmalıdır. Gelir artmadığında ve sosyal destek mekanizmaları zayıfladığında ortaya çıkan boşluğu çoğu zaman kredi mekanizmaları dolduruyor. Böylece geçim giderek ücretle değil, borçla sürdürülen bir hayat düzenine dönüşüyor.
Ücretlerde enflasyon ve vergi kaybı
Bu veriler ücret/maaş erimesinin boyutunu açık biçimde ortaya koyuyor. Hesaplamalara göre işçi ücretlerinin önemli bir bölümü vergi ve enflasyon nedeniyle hızla eriyor. Bu durum ücretlerin satın alma gücünü düşürürken, hane halklarının geçim stratejilerinin giderek daha fazla borçlanmaya dayanmasına yol açıyor. Sonuç olarak borç meselesi yalnızca ekonomik bir veri değil, aynı zamanda toplumsal ilişkileri değiştiren bir olgu haline geliyor.
Sorunun sadece ekonomik olmadığını da vurgulamak lazım. Sorun aynı zamanda toplumun nasıl örgütlendiğiyle de ilgili. Nitekim Maurizio Lazzarato’nun da altını çizdiği gibi, borc artık sadece bir finansal kalem değil, bir iktidar teknolojisidir. Lazzarato, borcun, borçlanmanın, “…toplumsal çatışmanın yerine alacaklı-borçlu ilişkisini koyarak sınıfsal öfkeyi bireysel bir borç yönetimi krizine tahvil” ettiğini ; bir başka ifadeyle, sınıfsal öfkeyi bireysel bir borç yönetimi sorununa dönüştürdüğünün altını çizer. (Lazzarato, 2012: 33) Çünkü borç yalnızca ekonomik bir ilişki değildir; aynı zamanda davranışları şekillendiren bir mekanizmadır. Borçlu birey için işini kaybetmek daha büyük bir risk haline gelir.
Bir zamanlar modern toplumun temel varsayımlarından biri şuydu: Yurttaşın bazı sosyal hakları vardır. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi alanlarda devletin sorumluluğu bulunur. İnsanlar hayatlarını yalnızca piyasa gelirlerine bağlı kalmadan sürdürebilirler. Bu yüzden refah devleti yalnızca ekonomik bir model değil, aynı zamanda bir yurttaşlık ilişkisiydi. Fakat son yıllarda bu ilişki giderek değişiyor. Sağlık hizmetlerinin giderek piyasalaşması, eğitim harcamalarının artması, sosyal desteklerin daralması ve kamu hizmetlerinin önemli bir bölümünün özel sektör mantığıyla örgütlenmesi bu dönüşümün somut örnekleri arasında sayılabilir. Sosyal hakların alanı daraldıkça insanların hayatını sürdürebilmesinin yolu giderek borçlanmaya bağlanıyor. Böylece sessiz ama köklü bir dönüşüm ortaya çıkıyor: sosyal hakların yerini bireysel borç, yurttaşın yerini müşteri, refah devletinin yerini ise kredi ekonomisi alıyor.
Bankaların sunduğu kredi imkânları çoğu zaman bir kolaylık gibi sunuluyor. Oysa bu kolaylık aynı zamanda başka bir gerçeği de örtüyor: İnsanların hayatlarını sürdürebilmeleri giderek daha fazla borçlanmaya bağlı hale geliyor. Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Son kırk yılda dünya ekonomisinde finansal sektörün büyümesiyle birlikte hane halkı borçlanması da ekonomik sistemin önemli bir parçası haline geldi. Tüketim giderek daha fazla kredi mekanizmaları üzerinden finanse ediliyor.
Altını bir kez daha çizeyim: Borç ekonomisi yalnızca bir finansal mesele değildir; aynı zamanda bir toplumsal ilişkidir. Borçlu insanın hayatı sürekli bir hesap yapma haliyle geçer. Bir sonraki ekstreyi düşünür, bir sonraki taksiti planlar, bir sonraki borcu nasıl kapatacağını hesaplar. Gelecek de bu hesapların içine girer. Maaşın henüz kazanılmamış kısmı bile çoğu zaman şimdiden harcanmıştır. Gelecek zaman bugünün borç takvimine bağlanır.
Bazı sosyal teorisyenler bu yüzden günümüz toplumunu borçlu özne kavramıyla anlatır. Bu yaklaşıma göre modern kapitalizm yalnızca emeği değil, aynı zamanda insanların geleceğini de borçlandırır. Maurizio Lazzarato’nun (2012:46) deyimiyle, “..borç, geleceği şimdiden belirler, onu geçmişin bir kopyası haline getirir.” İnsanlar yalnızca çalışarak değil, aynı zamanda borçlarını ödeyerek de sistemin içinde kalırlar. Borç, bireyi şimdinin içine hapsederken, kolektif bir itirazın yerine bireysel bir hayatta kalma mücadelesini ikâme eder.
Bu durumun siyasal bir boyutu da vardır. Borçlu toplumlar genellikle daha kırılgan toplumlar olurlar. Çünkü borç yalnızca ekonomik bir yük değildir; aynı zamanda bir bağımlılık ilişkisi de yaratır. Borçlu insan işini kaybetmekten daha fazla korkar, risk almaktan daha fazla kaçınır, geleceğini daha fazla hesaplamak zorunda kalır. Bununla birlikte borç ilişkileri her zaman mutlak bir pasiflik üretmez. Tarihsel olarak sendikal mücadeleler, borç yapılandırma kampanyaları veya sosyal politika talepleri borç yükü altındaki kesimlerin kolektif hak arayışlarının da ortaya çıkabildiğini göstermektedir.
Bu yüzden borç ekonomisi yalnızca bankacılık sisteminin büyümesi anlamına gelmez. Aynı zamanda yurttaşlık ilişkisinin dönüşmesi anlamına gelir. Bugün çoğumuz devletle ilişkimizi bir yurttaş gibi değil de bir müşteri gibi kurmak zorunda kalmıyor muyuz? Hak talep eden bir yurttaş değiliz, hizmet satın alan müşteri gibiyiz. Sağlık hizmetleri, eğitim… hepsi ama hepsi giderek daha fazla piyasa mantığıyla örgütleniyor.
Bu dönüşüm çoğu zaman büyük siyasi tartışmalarla değil, gündelik hayatın küçük ayrıntıları içinde sessizce gerçekleşiyor. Kredi kartı ekstresi, otomatik ödeme talimatı, taksitli alışveriş… Bunların her biri aslında aynı büyük hikâyenin parçaları.
Belki de bu yüzden bugün sormamız gereken soru yalnızca borçların ne kadar büyüdüğü değildir. Asıl soru şudur: bir toplumda insanlar hayatlarını hakları sayesinde mi, yoksa borçlanarak mı sürdürüyor?
Bu nedenle borç tartışması yalnızca bireysel mali disiplin meselesi değildir. Ücret politikaları, sosyal güvenlik sistemleri, kamu hizmetlerinin erişilebilirliği ve sendikal örgütlenme düzeyi borç ekonomisinin sınırlarını belirleyen temel faktörlerdir. İnsanların hayatlarını yalnızca krediye dayanarak sürdürebildiği bir düzen sürdürülebilir değildir. Eğer ikinci durum giderek yaygınlaşıyorsa mesele yalnızca ekonomi de değildir. O zaman değişen şey yalnızca gelir dağılımı değil, yurttaşlık ilişkisinin kendisidir. Böyle bir toplumda yurttaşlık giderek zayıflar; hak talep eden yurttaşın yerini borçla yaşayan müşteri alır. Nitekim, öyle de oluyor
Dayanışmayla, dostça ve hoşça kalın…
BDDK, Haftalık Bankacılık Sektörü Verileri, 6 Mart 2026.
DİSK-AR, Ücret Kayıpları İzleme Raporu, 5 Aralık 2025.
DİSK-AR, Ücret Kayıpları İzleme Raporu, ücret erimesi hesaplamaları.
Maurizio Lazzarato, The Making of the Indebted Man, Semiotext(e), 2012.