Topyekûn çürüme

Futbolu algılayış biçimimiz ciddi anlamda arızalı. Bir kere şurası kesin ki, bir spor dalı ve bir oyun olarak futbolu sevmiyoruz. Sevdiğimiz tek şey, tuttuğumuz takımın kazanması. 

Bu bakış açısıyla futbolun, insana katkı yapabilecek ve insanı daha sağlıklı ilişkiler kurabilen bir birey haline getirebilecek bütün niteliklerini ıskalamış oluyoruz.

Kazanamayınca da zaten bütün arızalarımız ve defolarımız anında ortaya dökülüveriyor...

Kompleks giderme ve tatmin yaşama arzusuyla takımlarla güçlü aidiyet bağı kuruyoruz. Hal böyle olunca kazanma hırsı, adalet duygusunun ve erdemli mücadelenin önüne geçiyor. Kazanmak hedefinin bir saplantıya dönüşmesiyle birlikte etik değerleri kolayca gözden çıkarabiliyor ve sahadan “zaferle” ayrılmak adına her şeyi yapabilecek bir duygu durumuna sürüklenebiliyoruz.

Bu her şeyin içinde, tribünlerde cinsiyetçi küfürlerle ve nefret içerikli tezahüratlarla gergin bir atmosfer yaratıp rakip oyuncuları ve hakemleri baskı altına almaya, sindirmeye çalışmak var. Spor kültürüne yakışmayacak kadar seviyesiz açıklamalarla taraftarları kışkırtmak var. Bazı oyuncuları ve teknik direktörleri çirkin bir şekilde damgalayıp tribünleri dolduran lümpen yığınlara hedef göstermek var. Oyuncuları, hakemleri, işin içine aile üyelerini de karıştırmak gibi alçaklıkları da ekleyerek tehdit etmek var. Rakipleri küçümseme, aşağılama, yok sayma gibi üstünlükçü tavırlar var. Sahada avantaj elde edebilmek için oyuncuların türlü türlü sahtekarlıklar sergilemesi var…

Tabii kışkırtıcı unsurlara dikkat çekilirken medyanın ve bu işin olabilecek en pespaye şekilde yapıldığı sosyal medyanın da unutulmaması lazım.

Bu platformlarda, sportif ve insani değerleri zedeleyip kini, nefreti, düşmanlığı besleyen söylemlere bolca yer veriliyor...

Hiçbir camia, spor ahlakı açısından utanç duyulacak bu edimlerden uzak durmuyor. Ne de olsa artık mutlak kazanma devrindeyiz ve bu devirde vicdanın, ahlaklı davranışın, utanmanın yeri yok.

Ama iş lafa gelince, vicdan ve adalet kavramlarını ağzımızdan düşürmüyoruz. Her şeyin doğrusunu bildiğimize, her durumda haklı olduğumuza inanıyor, kendimizi diğer herkesten farklı bir konumda görüyoruz. Sonuçta da sorumlu davranmayı, ahlaklı tutum takınmayı, onurlu erdemli mücadeleyi hep başkalarından bekliyoruz…

Tarafgirliğimiz bizi objektif düşünmekten ve sağlıklı değerlendirmeler yapmaktan alıkoydukça egomuz, kibrimiz kabarıyor ve kaçınılmaz biçimde ikiyüzlülüğe teslim oluyoruz. Mesela, aleyhimize yapılan hakem hatalarında ortalığı yangın yerine çevirirken, işimize gelen hakem hataları karşısında çıt çıkarmıyor, en ufak bir rahatsızlık bile hissetmeden bu durumu sindirebiliyoruz...

Spor, rekabetin ve kazanmanın kutsandığı, kazanmak adına her yolun mübah kabul edildiği yoz anlayışa teslim oldukça, ahlakın ve adaletin yerini ön yargılar, kutuplaşmalar, nefret ve düşmanlık alıyor...

Yöneticisinden teknik direktörüne, oyuncusundan taraftarına kadar bütün unsurların sporun sadece bir rekabet aracı olmadığını, aynı zamanda dönüştürücü, geliştirici ve olumlu insani değerleri pekiştirici bir güç olduğunu anlaması lazım.

Bu anlaşılamadığı ve bunun gerekleri hayata geçirilemediği sürece sporu sürekli olarak gerilim, kargaşa, hırgür yaratan bir etkinlik olmaktan kurtaramayız...


© Evrensel