Dengeli dış politika mı, bağımlılığın çizdiği sınırlar mı?

Son dönemde Türkiye’nin ABD–İran gerilimi karşısında izlediği çizgi, sıkça “dengeli ve akıllı dış politika” olarak sunuluyor. İktidarın ABD saldırılarına açık bir karşı çıkıştan kaçınması, net söylemlerden uzak durması, “ne şiş yansın ne kebap” tarzı açıklamalarla süreci yönetmesi, bu yaklaşımın savunucuları tarafından rasyonel bir tercih olarak değerlendiriliyor. Diğer yandan Pedro Sanchez İspanya’sının ABD saldırganlığına açıkça mesafe koyan açıklamaları ise herkesin hislerine bir miktar da olsa tercüman olmuş halde. Bu bize Türkiye’nin pozisyonunu bir kez daha sorgulatıyor: Gerçekten bu “akıllı bir politika” tercihi mi, yoksa “elden bu kadarı mı geliyor”? Kanımca bu sorunun yanıtı, diplomatik tercihlerin ötesinde, iki ülkenin ekonomi politiğinde yatıyor.

Türkiye ekonomisi zaman içinde büyümesini büyük ölçüde dış kaynak girişleriyle sürdüren ve özellikle kısa vadeli sermaye hareketlerine aşırı duyarlı bir ekonomi haline geldi. Sermaye girişleri büyümeyi desteklerken, sermaye çıkışlarının ekonomi üzerinde olumsuz anlamda önemli sonuçlar yarattığı açıktır. Bu durumda kısa vadeli de olsa sermayeyi ekonomiye çekebilmek “rasyonel” bir politika olarak belirirken, sermaye çıkışı riski de ekonominin üzerinde bir Demokles kılıcı gibi sallanıp durdu ve duruyor. Bu yapı, ekonomik kararların olduğu kadar dış politika tercihlerinin de sınırlarını çiziyor. Çünkü küresel finansal sistemde ABD’nin merkezi rolü düşünüldüğünde, ABD ile açık bir gerilim, yalnızca diplomatik değil aynı zamanda finansal maliyetler doğurabilecek bir risk anlamına geliyor.

Başka bir ifadeyle, Türkiye’de “denge politikası” olarak sunulan şey, önemli ölçüde bağımlılık yönetimine dair bir strateji. Kur şokları, sermaye çıkışları ve risk primi artışı gibi mekanizmalar, dış politika alanını daraltan bir disiplin işlevi görüyor. Bu bağlamda açık ki Trump’a net bir karşı çıkış yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda makroekonomik bir kırılganlığın da tetikleyicisi olabilir. Böylesi bir zeminde Türkiye’nin ABD–İran gerilimi karşısında izlediği temkinli diplomatik çizginin başarılı bir dış politika tercihi değil sermaye girişlerine bağımlı birikim modelinin ürettiği riskler ile çerçevelenen bir süreç olduğu kabul edilmelidir.

İspanya örneği ise farklı bir ekonomi politik zemine işaret ediyor. Avrupa Birliği üyesi olan İspanya, “Eurozone” içinde yer alıyor ve küresel finansal sistemle ilişkisini daha kurumsallaşmış ve görece istikrarlı kanallar üzerinden yürütüyor. Bu durum, dış finansmana erişimin tamamen risksiz olduğu anlamına gelmese de Türkiye’ye kıyasla çok daha öngörülebilir ve düşük maliyetli bir finansman yapısı sağlıyor.

Dahası, İspanya’nın son on yılda büyümesini büyük ölçüde hizmet ihracatı, sanayi entegrasyonu ve Avrupa iç pazarına erişim üzerinden kurmuş olması, kısa vadeli sermaye akımlarına olan bağımlılığını görece sınırlıyor. Bu nedenle Sanchez’in Trump’a yönelik daha eleştirel bir tutum alabilmesi, yalnızca politik cesaretle değil, aynı zamanda bu yapısal konumla da ilgili. Aksi taktirde Sanchez’in de “liderlerin, başarısızlıklarını gizlemek için savaşı kullanarak her zamanki gibi azınlığın cebini doldurmaları kesinlikle kabul edilemez” ya da “Ateşkesler her zaman iyi haberdir. Özellikle de adil ve kalıcı bir barışa yol açarlarsa. Ancak bu geçici rahatlama, kaosu, yıkımı ve kaybedilen hayatları unutturamaz” ″İspanya hükümeti, sırf ellerinde bir kova ile ortaya çıktıkları için dünyayı ateşe verenleri alkışlamayacaktır” gibi ifadeleri kullanması kolay olmazdı. Sadece İran savaşı değil Venezuela, Gazze vb. bağlamlardaki açıklamaları da öyle. Şüphesiz ekonomisi daha iyi olup yine de bu tarz açıklamaları yap(a)mayan ülkeler de söz konusu, yani tek neden ekonomi değil, belki biraz Franco dönemi anıları, belki biraz bir tür sosyalistlik iddiası, biraz iç siyaset bu tarz söylemleri mümkün kılan diğer unsurlar olarak düşünülmelidir.

Yine de bu karşılaştırma bize dış politika tercihlerinin “cesaret” ya da “akılcılık” üzerinden değerlendirilmesinin yüzeysel bir çerçeve olduğunu asıl önemli olanın ülkelerin küresel kapitalist sistem içindeki konumları ve bağımlılık ilişkileri olduğunu hatırlatıyor.

Dolayısıyla mesele, Türkiye’nin neden İspanya gibi davranmadığı değil; neden davranamadığıdır. “Dengeli dış politika” söylemi, bu yapısal sınırlılıkları görünmez kılan bir tür ideolojik örtüdür. Oysa gerçek tartışma, Türkiye ekonomisinin neden hâlâ bu denli dış finansmana bağımlı olduğu ve bu bağımlılığın nasıl aşılabileceği üzerine kurulmalıdır. Süreci yorumlarken dengeli politika övgüsü yapan farklı farklı uzmanların örtük olarak veri aldığı bu durumu tartışmak gerektiği açıktır. Aksi halde, dış politikadaki her “denge”, aslında ekonomik bağımlılığın başka bir adı olacaktır. Sonuçta dengeyi koruduğunuzu düşünürken bağımlılığınızı derinleştirebilirsiniz.


© Evrensel