Mutlak sessizlikte en küçük çıtırtılar neden gürültü koparıyor?

Normal şartlarda basit ya da olağan görünen bir açıklamanın yankısı, mutlak sessizlik anlarında büyük bir gümbürtü kopartabiliyor. Tıpkı ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı kirli savaşta İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in sergilediği ve dünyada yankı bulan tutumda olduğu gibi.

İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkeler, ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun arkasında ‘savaşa hazır kıta’ şekilde sıraya geçerken Sanchez, savaş karşıtı tutumunda geri adım atmayarak gündeme geldi. 

Aslında bakarsanız sosyal-demokrat İspanyol Sosyalist İşçi Partisinin (PSOE) Lideri İspanya Başbakanının sözlerini normal şartlarda dev bir meydan okuma gibi görmek mümkün değil. Yine de Trump’ın ‘İspanya ile ticareti kesme’ tehditlerini ya da bugün Tahran’daki meydanlarda insanların dalgalandırdığı İspanya bayraklarını düşünecek olursak çok da önemsiz olmasa gerek. Dünya genelinde uyandırdığı ilgi, basit olanın bile imkansızlaştığı agresifleşen bir dünya düzeninde Sanchez’in istisna yaratabilmesinden kaynaklanıyor.

İşin ilginç yanı da zaten bu çelişkide: Bir tarafta ülkesindeki ABD üslerinin savaşta kullanılmasını engelleyen ve bu yüzden Beyaz Saray’ın hedef tahtasına yerleşen bir Sanchez var; öbür tarafta askeri üsleri kapatmak ya da NATO’dan çıkmak gibi kökten talepleri tartışmaya açmayan bir Sanchez var.

Peki bu merkez-sol ismin durduğu nokta neyi temsil ediyor? “İspanya hükümeti özünde iyi midir, kötü müdür?” gibi kısır bir yoruma ulaşmaya çalışmaya gerek yok. Fakat İspanya’dan atılan küçük adımların nasıl büyük algılandığını anlamaya çalışmak aydınlatıcı olacaktır.

Kısaca hatırlayalım... Savaşın başladığı 28 Şubat tarihinin hemen ardından İspanya, topraklarındaki ABD üslerinin İran’a yönelik saldırılarda kullanılamayacağını söyledi. Endülüs bölgesinde konuşlanan ABD uçakları bu sebeple İspanya’yı terk etmek zorunda kaldı.

ABD ve İsrail’in kalkıştığı saldırıya ilk anlardan beri muhalefet eden İspanya hükümetine Trump’tan yanıt gecikmedi. Ekonomik yaptırımları ve gümrük vergilerini açık açık silah olarak kullanmayı seven ABD, İspanya’ya da ‘ambargo’ sopasını gösterdi. ‘Askeri üsleri istedikleri gibi kullanabileceklerini’ öne süren Trump, İspanya ile ticareti keseceklerini duyurdu ve Sanchez’in NATO’ya gereken parayı ayırmadığından yakındı.

Bunun üzerine Sanchez net bir yanıtla karşılık verdi. Irak işgalini hatırlatarak İspanya’nın benzer bir savaşa girmeyeceğini vurguladı. Bu duruşu hem nüfusunun büyük çoğunluğu ABD ve İsrail’in başlattığı savaşa mesafeli İspanya halkında hem de başta İran olmak üzere dünyada beğeni topladı. Örneğin Tahran’da bomba seslerinin altında yapılan bir ABD-İsrail karşıtı mitingde kitlenin içerisinde yükseltilen İspanya bayraklarına rastlamak mümkün.

Önce yaşananları İspanya ölçeğinde okuyarak başlayalım.

Sanchez’in de konuşmasında işaret ettiği Irak savaşı başladığında İspanya’da geleneksel sağ-muhafazakar Halk Partisi (PP) hükümettedir. Dönemin Başbakanı José María Aznar, ABD’nin 2003 yılındaki işgalini destekler. Oysa İspanya nüfusunun neredeyse tamamı bu işgale karşıdır. Buna rağmen Washington, Aznar’ı bilfiil savaşın içerisine çekmeyi başarır; İspanya 1300 askerini Irak’a gönderir ve içlerinden 11’i ölür.

Bu durum İspanya halkının huzursuzluğunu körüklerken ipler asıl 2004’te Madrid’de yaşanan bombalı saldırının ardından kopar. Toplam 193 kişinin öldüğü olay, Aznar’ın kaybedeceği seçimlerden sadece üç gün önce yaşanır. Toplum, yaşanan saldırının faturasını PP hükümetinin ABD yanlısı siyasetine keser. Biriken tepkiler, seçim kampanyasını Irak’tan çekilme üzerine kuran PSOE Lideri José Luis Rodríguez Zapatero’nun zaferiyle sonuçlanır. 

Geçmiş deneyimlerin de gösterdiği üzere İspanya halkı için ABD ile birlikte bir savaşın içerisine çekilmek, ulusal travmaları tetikliyor. Başka bir deyişle eğer Sanchez’in, Almanya Başbakanı Friedrich Merz gibilerini takip edip ABD ve İsrail’in savaşında bir ıslıkla hazır ola geçmesi, hem kendisinin hem de partisinin siyasi sonu anlamına gelirdi.

Öte yandan PSOE’nin ABD’ye karşı muhalefetini çok da gözümüzde büyütmemeliyiz. Ne de olsa merkez-sol partilerin yapabilecekleri, burjuvazinin dayattığı statükoyla sınırlıdır. Varoluş nedenleri gereği odak noktaları kapitalist-emperyalist çarkları yaratan kökler değil, sistemin sığ üst katmanlarıdır. En ilerici isimleri bile tepkilerle-reformlarla temel sermaye çelişkilerini hedef almaz. Böyle bakacak olursak Zapatero’yu ya da bugün Sanchez’i savaş karşıtı bir konuma iten aynı zamanda İspanya halkının açık ve net tutumu olarak değerlendirilebilir.

Bugün İspanya hükümeti PSOE, hükümeti sol çatı örgütü Sumar ile paylaşıyor. Hükümet dışarısında kalan Podemos -ve hatta Sumar içerisinden kimi sesler- ‘Sanchez’in ancak NATO’dan çıkıp ABD askeri üslerini kapatarak barış talebini somutlaştırabileceğini’ savunuyor. Ancak İspanya hükümetinin böylesi bir kararı uygulayacağını düşünmek kolay değil. Her şeyden önce PSOE, İspanya’nın NATO’ya girmesine önayak olan siyasi aktörlerin başında geliyor.

NATO’ya dahil olmak için 1986’da sandık başına giden İspanya’da PSOE, bugünkü PP’nin ardılı sağ partilerle birlikte ‘evet’ oyunu savunur. Katalonya ve Bask Bölgesi’nin sol partileriyle komünist-sosyalist partilerden oluşan ‘hayır’ oyu taraftarları seçimleri yüzde 6’lık bir farkla kaybederken PSOE’nin NATO savunusu belirleyici olur.

Tekrar bugüne gelecek olursak İspanya hükümetinin açık bir şekilde NATO’nun Ukrayna’daki savaşını desteklediğini de unutmamak gerekiyor. Sanchez bu savaşta Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’den yana tavır almaktan ve askeri destek sunmaktan geri durmamıştı. Bu da hükümet dışındaki İspanya solunun özellikle Sumar’ın rolünü eleştirmesine neden olmuştu.

Karanlıktaki potansiyel

Karşımızda ikircikli bir tablo var: Evet PSOE ne geçmişinde ne de şimdi daima tarihin doğru tarafında olmayı başarmış bir parti değil. Hatta bugün de yapılan açıklamalar gerçek bir barışın yegane adımı sayılabilecek ABD güdümündeki savaş aygıtı NATO’dan çıkmak gibi çarpıcı bir kararla sonuçlanamıyor.

O halde neden basit görünen -ve gerçekten de öyle olan- tavırlar tüm dünyada ciddiyetle takip ediliyor? Her şeyden önce ‘İstediğimi alırım’ diyen ABD’nin huzursuzluğu, Sanchez’in açıklamalarının sıradan olmadığına işaret ediyor. Dahası, savaşa karşı omurgalı bir duruşun, uluslararası düzenin yerle bir edildiği günümüzde merkez-sol bir siyasetçi için bile mümkün olabileceğini dünya halklarına hatırlatıyor. Diğer ülkelerde yaşayıp savaşa karşı olan milyonlarca insanı, kendi hükümetlerinin tutumlarını sorgulamaya itiyor. Bu da Sanchez’in sözlerini ‘Kökten çözümlere odaklanmadığı’ için kestirip atamayacağımız kadar önemli kılıyor.

Temkini elden bırakmadan yaklaşacak olursak Sanchez’in açıklamalarının zihnimizde netlik kazanacağını göreceğiz. Evet, İspanya hükümetinin tutumu şüphesiz diplomatik açıdan önemli olsa da NATO’ya doğrudan meydan okumadığı müddetçe ABD kontrolündeki emperyalist savaş ağındaki tüm taşları yerinden oynatmayacak. Fakat asıl önemlisi Sanchez’in tutumu kadar bu duruşun uyandırdığı yankının taşıdığı potansiyel.

Türkiye’den de net bir şekilde gözlemlediğimiz bu sempati, tüm amorfluğuna rağmen toplumsal zeminin antiemperyalist bir söyleme nasıl da ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Dünyada ABD’nin agresifleşen hegemonyasına karşı durabilecek bir hatta duyulan özlem, en küçük bir adımda bile bir anda alevlenen duygularla kendine biçim arıyor.

Karamsar bir okumayla yaşananlar ‘Karanlık bir çağda kırıntıyla beslenenlerin trajedisi’ şeklinde yorumlanabilir. Bu çok da isabetsiz bir düşünce değil. Fakat aynı karanlıkta süregelen açlık bize harlamaya müsait devasa bir gizli gücü içerisinde taşıyor. Geriye sermaye düzeniyle emperyalist savaşlar arasındaki bağları kurup asıl gümbürtüyü patlatmak kalıyor.


© Evrensel