menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’de siyasal şiddetin iktisadi kökeni ve acele kamulaştırma kararlarına bakış

22 0
26.04.2026

Türkiye kapitalizminin izlediği agresif büyüme stratejisi, son yıllarda yoğunlaşan mülksüzleştirme süreçlerini belirgin biçimde hızlandırdı. Bu bağlamda, çok sayıda kamu arazisi ve köylülere ait toprak, “acele kamulaştırma” mekanizması aracılığıyla sermaye birikim sürecine eklemlendi. Akbelen’de, Varto’da ve farklı coğrafyalarda köylülerin tapulu arazilerini korumaya yönelik eylemleri; İkizköylü Esra Işık’ın tutuklanması ve “acele kamulaştırılan” alanlardan zorla yerinden etmeler, söz konusu sürecin toplumsal yansımalarıdır. Bu gelişmeler, sermaye birikimi sürecine dahil edilmemiş özel mülkiyet biçimlerinin mutlak bir dokunulmazlığa sahip olmadığını da açık biçimde gösterir.

Madencilik ve (yenilenebilir) enerji başta olmak üzere organize sanayi bölgeleri, inşaat ve turizm sektörleri için yapılan mülksüzleştirme pratikleri, ulusal ve uluslararası sermaye gruplarının talepleri doğrultusunda şekillenir. Bununla birlikte, bu süreç yalnızca piyasa aktörlerinin inisiyatifiyle açıklanamaz. Sermayenin coğrafi yayılımı ve yoğunlaşması, özellikle “acele kamulaştırma” kararları aracılığıyla, devletin kurumsal kapasitesi ve zor aygıtları üzerinden gerçekleşir. Dolayısıyla, siyasal şiddet ve zor yoluyla mülksüzleştirme, ilksel birikim süreçlerinin güncel bir tezahürü olarak, devlet iktidarının yönlendirici rolü altında ilerler.

Devlet biçiminin dönüşümü ve siyasal rejimdeki değişimler, yüzeydeki siyasal söylemlerden ziyade, ekonomi ve hukuk alanında somutlaşan sınıfsal güç ilişkileri çerçevesinde analiz edilmelidir. Bu ilişkiler, yalnızca devlet iktidarının toplumsal dayanaklarını belirlemekle kalmaz; aynı zamanda devlet aygıtı içindeki temsil biçimlerini ve yürütme, yasama ve yargı arasındaki işleyiş dinamiklerini de şekillendirir. Diğer bir ifadeyle sermaye birikim rejimi, kendisine uygun siyasal ve hukuksal kurumsallaşma biçimlerini üretir.

Devlet içinde söz konusu sınıfsal güç ilişkilerinin kristalize olduğu alan “iktidar bloğu”dur. Antonio Gramsci, iktidar bloğunu egemen sınıf ve onun farklı fraksiyonları arasındaki uzun vadeli ve görece istikrarlı ittifak olarak tanımlarken[1] ; Nicos Poulantzas bu yapıyı, siyasal egemenliği elinde tutan sınıf ya da sınıf fraksiyonlarının çelişkili birliği olarak kavramsallaştırır.[2]  Her iki yaklaşım da iktidar bloğunun homojen bir yapı olmadığını; aksine, içsel gerilimler ve rekabetler barındırdığını vurgular.

Bu çerçevede, iktidar bloğu içerisinde farklı yerli ve yabancı sermaye fraksiyonlarının talepleri sürekli bir rekabet içindedir. Kısa vadeli çıkarların ötesinde, uzun vadeli ve yapısal nitelikteki talepler “devlet projesi” olarak kurumsallaşır.[3]  Bu projeler, anayasa gibi kurucu metinler aracılığıyla güvence altına alınır ve Andrew Dunshire’ın ifade ettiği üzere, siyasal sistemdeki denge ve fren mekanizmalarını dönüştüren bir “müdahaleci yönetişim” anlayışına........

© Evrensel