İktidar koalisyonu giderayak toplumu zincirlemeye yeltenmektedir. Bir yandan anayasa hazırlığı, diğer yandan da suskunluk yasası pek hayra alamet gibi gözükmemektedir.

Şöyle bir düşünce egzersizi yapalım. İktidar koalisyonu umulan dürüst seçimde tereddüt bırakmayacak kadar sonuçtan emin olsa idi, yine böylesi girişimlerde bulunur muydu? Bu konuda çok kuşkuluyum. Bu konuda kuşkulu olmam gerçekçi kabul edilirse, o zaman “Dönülmez akşamın ufkunda” bu aceleye ve akıllarınca muhalefeti ve toplumu kündeye getirerek amaçlarına(!) ulaşmak niye? Amaçları nedir?

Sosyolojide çok önemli iki kural vardır. Birincisi, toplumlar, çevreyle de ilişki içinde olarak, dilde, yaşam tarzlarında, kısacası her alanda kendi organik gelişmesinde evrilir ve hiçbir travmaya girmeden yeni aşamalara geçer. Söz konusu evrilme, toplumsal gereksinimlerin karşılanmasında en uygun ve optimal koşullara göre gerçekleşir. Darwin’in biyolojik evrim kuralına analojik olarak, toplumların gelişme süreçleri de ihtiyaçların karşılanmasında en uygun yol seçimi doğrultusunda gerçekleşir. Arada sapmaların olması doğaldır, ancak bu tür sapmalar da zaman içinde törpülenerek en uygun yola girer. Genel kural bu olarak, devrim denen olayın anarşiye ve toplumsal kalkışa dönüşmemesi ancak evrim kuralına uygun olması koşuluna bağlıdır. Diğer bir deyişle, bazı istisnai koşullarda toplumların gelişim süreçleri hızlandırılabilir. Böylesi girişimlerin başarılı olabilmesi, sosyal hızlandırma dürtüsünün evrim kuralına uygun olması koşuluna bağlıdır. Bu da şu demektir ki, bir toplumun 40-60 yılda varacağı aşamaya devrimsel hızlandırma ile 10-15 yılda ulaşmaya çalışması, kısa sürede travmatik olabilir, fakat uzun dönemde başarılı olur. Ancak, mefhum-u muhalifinden anlaşılacağı üzere, bunun tersi, yani topluma dayatılan sosyal evrim kuralına aykırı zorlamalar kısa süreli uygulanabilir olsa da, aksi uygulamaların uzun sürede toplum yaşamından silinmesi mukadder olur.

İktidar koalisyonunun anlayamadığı ve o nedenle de topluma dayattığı sosyal kuralları bu muhakeme çerçevesinde analiz etmeye kalkınca, doğru söylemek gerekirse, hem üzülüyorum, hem de içim kararıyor. Topluma dayatılmaya çalışılan anayasa ve sus emri yasalarının gerekçesini iktidar koalisyonu keşke şöyle bir topluma anlatabilseydi, hatta durmadan demokrasi havariliği yapan koalisyon keşke bu iki konuda bir halk oylamasına gitseydi. Gidemedi, zaten gidemezdi de, çünkü neticenin olumsuz olacağını kendileri de biliyor. Peki, eğer bu sav doğru ise, o zaman koalisyon ne yapmaya çalışmaktadır? Öyle düşünüyorum ki, iktidar koalisyonunun bu girişimi ile yapmaya çalıştığı, bir zamanlar kendisini iktidara taşıyan tabanını yeniden konsolide etmek ve seçime böyle bir tabanla yürümektir. Eğer bu sav da doğru ise, o zaman da şunu soralım: Bir zamanlar bu kadroyu şöyle veya böyle iktidara taşımış olan bu tabana zaman içinde ne oldu da, iktidar şimdi dağılan tabanı yapay ve zorlayıcı yöntemlerle toplamaya çalışıyor? Bu sorunun yanıtını çok soğukkanlı verebiliriz: İktidarın tüm olumsuzluklarını bir tarafa bıraksak da zaman faktörü çalışmıştır. Zaman, toplumları ileriye mi taşır, yoksa geriye mi çeker sorusunu şimdilik yanıtsız bırakarak şunu kesin söyleyebiliriz ki, zaman insanları ve toplumları değiştiriyor, yani zaman toplumları, hiç değilse saatin akrep hızıyla da olsa, farklı yerlere taşıyor. İktidarın geçmişte bir şekilde başarılı sandığı sloganlar ya da politikalar artık tutmamaktadır. Örneğin, başörtüsü meselesi de bunlardan biridir. Başörtüsü konusu, siyasi kadronun zamansal koşulda kendisini iktidara taşıma aracı olarak gördüğü olgu iken, günümüzde girdiği normalleşme eğiliminde siyaset dışına çıkmaya başladı. Siyasi kadro, kendisini iktidara taşıyan bu olayın ya da oluşumun sosyolojik tahlilini yapamadan annelerimizin örfi olarak kullandığı başörtüsünü önce politik simge olarak türbana, sonra da türbanı siyasileştirerek parti rozetine dönüştürünce zaman içinde halkın ve gençlerin hiç değilse bir bölümünün olumsuzluğu ile karşılaştı. Ondan dolayıdır ki, başörtüsünü türbana dönüştüren iktidar şimdilerde de türbanı inanç özgürlüğünde eritmeye çalışmaktadır. İlginç olan şu ki, iktidar koalisyonu inanç özgürlüğünü de, her olayda olduğu gibi, kendi kıt anlayışına göre dayatmacı olarak sunarak sadece halka sunulan ve örtülü şekilde dayatılana inanç sistemine özgürlük olarak algılamakta, farklı inançlar ya da ateistlik vb. gibi inançlar devre dışı tutularak tatile gönderilmektedir.

Benzer yanlı ve sonuca kilitlenmiş yaklaşım sus yasa önerisinde de vardır. Bir kere yalan ile yanlış haber arasında dağlar kadar fark vardır. İkincisi bu konuda karar nasıl verilecektir? Yalan ya da yanlış yasada nasıl tanımlanacaktır. Hadi diyelim ki, bu tanımlamalar da makul şekilde yapılsın(!), peki, sorumlular kimler olacak? Amaç belli, sorumlular da belli, sosyal ve yazılı-sözlü medya yazar ve/veya katılımcılardır. Medya, hatta gazete vs. gibi haber ajanslarının da haberleri verirken haberin doğruluğunu, kendisine duyulan güven açısından kontrol etmesi gerek. Ancak medyada yer alan makalelerde yapılan yorumlar geleceğe yönelik tahmin ya da kanaat taşıyabilir. Bu tür beyanlar iktidarın hoşuna gitmezse, ya da kasıtlı olarak yanlış yorumlanırsa, insanlar sorumlu olacak, daha doğrusu sorumlu addedilerek mahkum edilecekler. Kısacası, suç ve taraf açıkça belirlenmeyen bir taslak yasa hükmünde olamaz ve salt bir taslaktan öteye geçemez. Yasaların ahlaka, vicdana ve toplumsal yargılara denk olması gerekir. Ancak bu tür yasalardır ki, maddi anlamda yasadır, yoksa kim tarafından çıkarılırsa çıkarılsın, toplumsal anlayışa ve ahlak normlarına uymayan yasalar şeklen yasadır, fakat bir süre sonra ölmeye mahkum şekilsel düzenlemelerdir.

Toplumumuza ve çağa yaraşmayan bu sevimsiz ve antidemokratik girişimler iktidarın aczinin bir sonucu gibi gözüküyor. İktidar bu konuda samimi ise, şöyle iki öneride bulunacağım. Birincisi, her iki tasarı da, çok yaygın ve demokratik tartışma ortamı oluşturulduktan sonra halk oylamasına sunulsun. İkincisi, sus yasasına hakaretler de eklenerek, herkes olduğu kadar, “kürsü bağımsızlığı” dışında, parti meclisinde, gazetecilerle yapılan konuşmalarda ya da herhangi bir şekilde parlamento dışındaki beyanlarda devletin en üst kademesinden en alt kademesine kadar tüm siyasiler de bundan sorumlu olsun. Böyle bir samimiyet testi olmadan yapılacak her girişim halkımıza zincir vurmaktır ki, bu halk üzerinde böylesi deneyimlere kalkanlar daima zelil olmuştur.

QOSHE - Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım! - İzzettin Önder
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım!

18 10 1
08.10.2022

İktidar koalisyonu giderayak toplumu zincirlemeye yeltenmektedir. Bir yandan anayasa hazırlığı, diğer yandan da suskunluk yasası pek hayra alamet gibi gözükmemektedir.

Şöyle bir düşünce egzersizi yapalım. İktidar koalisyonu umulan dürüst seçimde tereddüt bırakmayacak kadar sonuçtan emin olsa idi, yine böylesi girişimlerde bulunur muydu? Bu konuda çok kuşkuluyum. Bu konuda kuşkulu olmam gerçekçi kabul edilirse, o zaman “Dönülmez akşamın ufkunda” bu aceleye ve akıllarınca muhalefeti ve toplumu kündeye getirerek amaçlarına(!) ulaşmak niye? Amaçları nedir?

Sosyolojide çok önemli iki kural vardır. Birincisi, toplumlar, çevreyle de ilişki içinde olarak, dilde, yaşam tarzlarında, kısacası her alanda kendi organik gelişmesinde evrilir ve hiçbir travmaya girmeden yeni aşamalara geçer. Söz konusu evrilme, toplumsal gereksinimlerin karşılanmasında en uygun ve optimal koşullara göre gerçekleşir. Darwin’in biyolojik evrim kuralına analojik olarak, toplumların gelişme süreçleri de ihtiyaçların karşılanmasında en uygun yol seçimi doğrultusunda gerçekleşir. Arada sapmaların olması doğaldır, ancak bu tür sapmalar da zaman içinde törpülenerek en uygun yola girer. Genel kural bu olarak, devrim denen olayın anarşiye ve toplumsal kalkışa dönüşmemesi ancak evrim kuralına uygun olması koşuluna bağlıdır. Diğer bir deyişle, bazı istisnai koşullarda toplumların gelişim süreçleri hızlandırılabilir. Böylesi girişimlerin başarılı olabilmesi, sosyal hızlandırma dürtüsünün evrim kuralına uygun olması koşuluna bağlıdır. Bu da şu demektir ki, bir toplumun 40-60 yılda varacağı aşamaya devrimsel hızlandırma ile 10-15 yılda ulaşmaya çalışması, kısa sürede travmatik olabilir, fakat uzun dönemde başarılı olur. Ancak, mefhum-u muhalifinden anlaşılacağı üzere, bunun tersi, yani topluma dayatılan sosyal evrim kuralına aykırı zorlamalar kısa süreli uygulanabilir olsa da, aksi uygulamaların uzun sürede toplum yaşamından silinmesi mukadder olur.

İktidar koalisyonunun anlayamadığı ve o nedenle de topluma dayattığı sosyal kuralları bu muhakeme çerçevesinde analiz etmeye kalkınca, doğru söylemek gerekirse, hem üzülüyorum, hem de içim kararıyor. Topluma........

© Evrensel


Get it on Google Play