Buhar gücünden siber tahakküme: Sanayinin versiyonları ve geleceğimiz
Geçtiğimiz haftalarda sanayi devriminin tarihsel köklerinden söz etmiştik. Bugün ise sanayideki bu baş döndürücü gelişmeleri, o çok sevilen “moda” tabirlerle biraz daha yakından inceleyelim. Bakalım nereden nereye geldik ve bu yolculukta kimler geride bırakıldı?
Hikaye Endüstri 1.0 ile başladı. Makineler buhar gücüyle çalışıyordu; yakıtımız ise gökyüzünü karartan, işçi mahallelerini ise is ve duman altında bırakan kömürdü. Ardından Endüstri 2.0 geldi; elektrikli makinelerle seri üretim dönemi... Sermaye daha fazla üretim için hidrolik enerjinin yanı sıra yine fosil yakıtlara yüklendi. 20. yüzyılın sonlarına doğru yenilenebilir enerji çabaları başlasa da fosil yakıt egemenliği sarsılmadı.
Endüstri 3.0, otomasyonun ve dijitalleşmenin doğuşuydu. Bilgi teknolojilerinin kullanımıyla üretim bantları elektronikleşti, ilk robotlar karşımıza çıktı. Bu dönemde nükleer enerji, kömürün yerini almaya aday gösterilse de yaşanan büyük kazalar insanlığı dehşete düşürdü. Dünyada nükleer santrallerin yapımı dururken, ülkemizi yönetenlerin bugün bile anlamsız bir nükleer sevdasıyla yanıp tutuşması ise ayrı bir trajedi konusudur.
Ve geldik bugüne: Endüstri 4.0. Yani siber-fiziksel sistemler, yapay zeka ve o meşhur “Karanlık Fabrikalar”... Işığa veya ısıtmaya ihtiyaç duymayan, içinde insanın olmadığı, kendi kendini yöneten sistemler. Temel amaç belli: Sermaye için maksimum verimlilik, hız ve hatasız üretim. “Daha hızlı, daha ucuz” mottosuyla hareket eden bu dünyada, enerji kaynağı olarak güneş ve rüzgar öne çıksa da asıl hedef emeği üretim bandından tamamen tasfiye etmektir.
Ancak ufukta yeni bir vizyon beliriyor: Endüstri 5.0. Bu, teknolojinin sadece kâr ve verimlilik için kullanılmasını eleştiren, “kişiselleştirme” odaklı bir anlayış olarak sunuluyor. Robotların insanın yerini alması değil, Cobot (iş birlikçi robot) olarak insanla yan yana çalışması vadediliyor. Endüstri 4.0 “İnsanı fabrikadan kovmayı” hedeflerken, 5.0 teoride “İnsana ve dünyaya neye mal oluyoruz?” sorusunu soruyor. Yani Endüstri 4.0’ın yeni krizlere yol açacağı belli olunca, 5.0 gereksinimi doğdu.
Biz neredeyiz, dünya nereye gidiyor?
Peki, bu veriler ışığında Türkiye olarak biz neredeyiz? Maalesef henüz iki ile üç arasında bir yerde debeleniyoruz. Oysa dünya artık “insan odaklı” üretimi ve sürdürülebilirliği konuşuyor. Üstelik bu teknolojik sıçrama sadece ekonomik değil, ekolojik bir zorunluluktan kaynaklanıyor. Nüfus artışı ile atmosfere bıraktığımız karbon miktarı arasındaki paralel ilişki, tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor:
1770'ten 2026'ya dünya nüfusu ve atmosferdeki CO2 seviyesi artışını gösteren çizgi grafik, nüfus milyar cinsinden mavi çizgiyle, CO2 ppm kırmızı çizgiyle, 1950'de büyük hızlanma işaretli.
Bu grafikteki verilere baktığımızda, nüfus ile atmosfere saldığımız karbon miktarının birbirine ne kadar paralel gittiğini görüyoruz. Günümüzde hem nüfus artışının hem de karbon artışının hızının azalma eğilimi belirginleşse de tehlike çanları çalmaya devam ediyor. Küresel ısınma kutupları eritiyor, deniz seviyesini yükseltiyor ve deniz seviyesindeki coğrafyaları su altında kalma riskiyle yüz yüze bırakıyor. Bilimsel çalışmalar, bu felaketin doğrudan insan (ve daha çok sermaye) etkinliklerinin sonucu olduğunu kabul ediyor.
Endüstri 1.0’dan 5.0’a kadar olan bu yolculukta fiyakalı tanımlar çok, ama madalyonun bir de öbür yüzü var. Endüstri 4.0 “nasıl daha çok ve hızlı üretirim?” sorusuna odaklanırken, Endüstri 5.0 “bu üretim neye mal oluyor?” sorusunu sormaya başlıyor. Bunu sormak zorunda kalıyor! Çünkü 4.0’ın devam ettirilmesi yeni büyük krizlere neden olacaktır.
Bugünkü seçimlerimiz geleceğimizi şekillendirecek. Ancak bu teknolojik “versiyon” farklarının bizim gibi ülkelerde nelere mal olduğunu, emeğin bu süreçteki yeni sınavını ve bu cilalı tanımların arkasındaki sınıfsal gerçekleri irdelemek gerekiyor.
