Ayakkabıdaki toprak, fabrikadaki ‘fitne’: Osmanlı’nın sınıf sancısı
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Osmanlı’nın on dokuzuncu yüzyıl serüveni genellikle askeri yenilgiler veya toprak kayıpları üzerinden okunur. Oysa asıl hikaye; Avrupa’nın fabrikalarında yükselen dumanın, İstanbul’un saray koridorlarında yarattığı o derin “hüzün ve şaşkınlık” arasındadır. Avrupa semalarında dolaşan “heyula”(komünizm), 19. yüzyılın ortalarında kıtayı sarsarken, Osmanlı mülkünde henüz dumanı tüten fabrikalar değil, feodalizmin ağır uykusu hakimdi. Ancak tarihin garip bir cilvesi, ya da sınıfsal içgüdünün bir sonucu olsa gerek; Osmanlı sarayını da “devrim” korkusu sarmıştı.
Tarih 10 Nisan 1845. Henüz Marx’ın Komünist Manifesto’su yazılmamış, Paris Komünü’nün o meşhur barikatlarına daha 26 yıl var. Ancak Osmanlı devleti, çıkardığı Polis Nizamnamesinin 12. maddesi: İşini ve gücünü bırakıp, sadece kullara iş bıraktırma amacında olan işçi ve işçi türünden kişilerin cemiyet ve toplantılarını ve gene bunun gibi kamu asayişini bozacak her türlü fitne ve fesat cemiyetlerini dağıtıp yok ederek ihtilal olayının önünün kesilmesi işine sarılmak ve sürekli bununla uğraşmak.
İlginç değil mi? Ortada ne güçlü bir işçi sınıfı var ne de sınıfsal bir bilinç var. Ama Avrupa’dan esen rüzgarın kokusu alınmış. Henüz proleteri olmayan bir imparatorluk, o sınıfın “fitnesinden” korkup yasasını çoktan hazırlamış.
Zülfü Livaneli’nin Kaplanın Sırtında romanında ustalıkla anlattığı, Sultan Abdülaziz’in 1867 Avrupa seyahati bu zihniyet farkının en trajik sahnesidir. Bu geziye üç şehzade eşlik etmişlerdir. II. Abdülhamid, Murat ve Yusuf İzzeddin. Ulema takımı bu geziye karşı çıkıyor. Padişah “küffar toprağına” basmasın diye ayakkabılarının ve çizmelerinin altına........
