Nedir bu cari açık, cüzdanımızdaki açıkla ilgisi ne? |
“Cari açıkta 25 ayın zirvesi: Uzmanlardan korkutan uyarı!”
İşte böylesi başlıklarla duyuruldu, Merkez Bankasının hafta başında açıkladığı veriler.
Uzmanlar kimi uyarıyor?
‘Ekonomist’, ‘iktisatçı’ gibi sıfatlar taşımayanlar ya da ‘ekonomi okur yazarlığı’ olmayanlar için bir şey ifade ediyor mu bu kavramlar: ‘Merkez Bankası’, ‘ödemeler dengesi’, ‘cari açık’ vs…
Halk, ‘cari açık tehlikesi’ni üzerine almalı mı?
Ev bütçemizin verdiği açık ile… Yani gelirimizin (ücret, maaş, yevmiye, prim vs.) giderlerimizi (kira, faturalar, yol ücreti vs.) karşılayamaması ile… Cari açık arasında bir ilişki var mı?
‘Nedir bu cari açık?’ sorusundan başlayalım. Sonra da bu açığın cebimizdeki açıkla ilgili olup olmadığı ile devam edelim.
Basit bir tanımla: Bir ülkenin döviz harcamaları (giderler) ile bu ülkenin elde ettiği dövizler (gelirler) arasındaki fark!
Giderler gelirleri aşıyorsa ya da başka bir ifade ile giderler gelirlerden fazlasıysa cari açık söz konusu olur. (Bu gelir ve gider kalemlerinin neler olduğu bilgisi aşağıda yer alıyor.)
Cari açık üzerine yapılan tartışmalar genelde ‘sürdürülebilirlik’ üzerine: ‘Finanse edildiği sürece sorun olmaz’, ‘Bir sınırı aşmazsa sorun yok’ gibi.
Bu tezi savunanlara göre cari açık olumlu bulunur! Yeterli ‘parası’ bulunmayan ülke için cari açığın ilaç olduğu iddia edilir: “Açık sayesinde ‘Teknoloji transferi yapılır, ‘Ekonomik büyümeye katkı sağlanır’, ‘İşsizlik azaltılır’…
İlaç mı değil mi tartışmasına girmeden önce belirtelim: ‘Finanse edildiği sürece sorun olmaz’ tezi boş bir lakırdı.
Dışarıya sattığından (İhracattan) daha fazlasını dışarıdan alabilmek (ithalat) için aradaki fark kadar dövizi bulman gerekir; zaten o döviz bulunmazsa, açık oluşturmana da izin verilmez, kimse hayır kurumu değil!
Yani finanse edilmeden cari açık da yaratılamaz.
Gelelim ilaç olduğu meselesine…
Bir çırpıda ‘zehir’ olduğuna dair de söyleyebileceklerimiz var.
Gün gelir cari açık başa bela olur.
O günü beklemeden de bir sürü olumsuzluğa yol açar. Örneğin ekonomik bağımlılığı artırır. Bağımlı ekonomi, bağımlı olduğu şeyleri alabilmek için dövize sürekli ihtiyaç duyar.
Döviz ihtiyacı kurları yukarı iter. Kur artıkça, bağımlı ekonominin kaçınılmaz sonucu fiyatlar artar. Böylece cari açık enflasyonun düşmesini engelleyen faktörlerden birine dönüşür.
Elin malı, elin tarımsal ürünü alınıp açık verildiği sürece de ülkede güçlü bir istihdam yaratmak da mümkün olmaz.
Kısacası yönetilemez olduğunda direkt krize neden olan cari açık, ‘Finanse edilebilir’ gözüktüğünde de öyle masum bir şey değil.
Cari açık veren ülkelerin yaşayacağı sarmalı özetleyelim:
- Cari açık veren ülkelerde döviz sıkıntısı eksik olmaz; nakit döviz açığı sorunu yaşanır.
- Nakit döviz açığı da ‘dış borç’ ile kapatılır.
- Borçla cari açık kapatılmaz finanse edilir, bu şekilde finansman sürdükçe dış borç artar.
- Dış borç arttıkça, dış borca ödenen faizler de büyür. Türkiye için iş faize ödenen paranın ana parayı geçmesine kadar vardı.
- Dış borç arttıkça ülke riskli gözükür, ‘risk primi’ adı altında ödenen faizin oranı da artar.
- Ödenen yüksek oranlı faizler de dönüp, cari açığı şişirir.
- Ülke ödediği faizin dışında hiç açık vermese bile, örneğin 100 liralık geliri, 100 liralık gideri varken 15 lira faiz ödese yine de birikmiş dış borç stokunun faizi yüzünden dış borç almadan ekonominin çarklarını çeviremez.
Sıraladığımız bu sarmalın içinde olanlardan biri de Türkiye ekonomisi! Cari açık vermeden büyüyemiyor. Ekonominin en yüksek büyüme performansı gösterdiği yıllar en çok açık verilen yıllar oluyor.
Açık vermemek için dışarıdan ara malı, teknoloji, ham madde, enerji satın alınmadı mı, bağımlılığı azaltacak sanayi dönüşümü yıllardır hayata geçirilmediği için ülke ekonomisi daralıyor, sanayinin çarkları duruyor. Cari açığa ağır bir bağımlılık var!
Öyle bir bağımlılık ki bu… Mevcut iktidarın yeterli döviz bulamadığında ülkeye uyuşturucu dahil her türlü kara paranın girmesinin önünü açacak kadar, gözünü karartmak zorunda kaldığı bir bağımlılık!
Ülke yakın zamana kadar, ‘gri’ diye anılan uluslararası ‘Kara para aklama’ listesindeydi.
Peki yıllardır verilen cari açık ne pahasına?
Türkiye’de cari açıkla sağlanan ekonomik büyüme, emekçilerin diğer ülke standartlarının çok üstünde saatlerle çalışmalarıyla mümkün olabiliyor.
Cari açık daha çok artı değer sömürüsü karşılığında sürdürülebiliyor.
Haftalık çalışma saati Türkiye’de 50 saati aşıyor. Bu da diğer ülke ortalamalarına göre Türkiyeli işçilerin yılda en az 150 saat daha fazla çalışması demek.
Ülke emekçileri, daha çok saat çalışmaları yetmezmiş gibi, bir de daha düşük ücret alıyor.
Yıllık ücretli izin ve resmi tatil günleri sayısı en az ülkelerden biri Türkiye. Yani ülke emekçileri hem çok çalışıyor, hem daha az dinleniyor hem de daha ucuz çalışıyor.
Anlayacağınız… Cari açık ile küçülen ekmek arasında bir bağ var! Açık sürdükçe ekmek küçülüyor.
Unutulmamalıdır ki...
Merkez Bankası TL basabilir ama dolar basamaz! Bu nedenle cari açık sürdükçe ‘dış borç yükü’ gelecek kuşakların da üzerine yıkılır!
Bugünden geleceğe sürekli bir yük anlamına gelen girdaptan kurtulmanın yolu dışa bağımlılığı azaltacak, emekten yana ekonomi politikalardır. Böylesi bir politika uygulanmadıkça açık da emekçilerin ekmeğinin küçülmesi de sürer.
Ve böylesi bir politika iyice elzem hale geldi! Zira bu haftanın başında açıklanan cari açık verileri iyi sinyaller vermedi. Ülke emekçilerine o kadar ağır bedel ödeten 3 yıllık kemer sıkma programına rağmen açık sorunu tekrar derinleşiyor.
‘Cari açık ne ola ki bana ne’ deme ekmeğine sahip çık!
Birincisi mal ticareti.
Örneğin Türkiye’nin yurt dışına sattıkları (demir çelik, hazır giyim, tekstil, fındık, kayısı vs.) gelirdir; satılan (ihraç edilen) ne varsa hepsi gelirdir.
Satın alınanlar (ham madde, petrol, buğday...) da gider. Satın alınan (ithal edilen) ne varsa hepsi gider.
İkincisi hizmet ticareti.
Bütün ülkeler (mal ticaretinin yanı sıra) hizmet ithalatı ve ihracatı da yapar.
Turist ağırlar turizm hizmeti verir…
Uçak, kargo vs. gibi ulaştırma hizmeti verir…
Yurt dışı seyahat, vize işlemleri sırasında sigorta yapar sigorta hizmetleri verir…
Hizmet ihracatında, faturalandırma, vergi planlaması gibi mali hizmetler sunulur…
Hizmetler yabancılara sunulduğunda gelir, onlardan aldığında gider olur.
Üçüncüsü doğrudan yatırım.
Bir ülkede şirket-fabrika kurma, iş yeri açma, özelleştirilen kamu kurumunu satın alma, yerli şirketlere ortak olma… Tüm bunlar doğrudan yatırımdır.
Yabancılar bu işi bizim ülkemizde yapıyorsa gelir… Ülkemizdeki kişi ve şirketler bu işleri başka ülkede yapıyorsa giderdir.
Dördüncüsü portföy yatırımları ve diğer yatırımlardan elde edilenler: Faiz, hisse geliri, kâr payı…
Yurt dışı bankalarına yatırılan paralar, yurt dışı borsalarından elde edilen gelirler, yurt dışı şirketlerden sağlanan kârlar…
Beşincisi karşılıksız transferler! Yurt dışındaki işçilerin gönderdiği paralar gibi…
Önemli olan bu işlerden elde edilen gelir-gider meselesidir; bu işlemlerde kullanılan paranın ne cinsinin ne de bu işlemleri yapan kişilerin uyruğunun hiçbir önemi yoktur.