İki şafak arasında |
Filmin ana karakterlerinden Kadir; Uşak’ta ailesine ait tekstil fabrikasının ortaklarından biridir.
Kadir’in sevdiği kızın ailesiyle tanışacağı gün fabrikalarında ‘iş kazası’ gerçekleşir. Hayatı eskisi gibi devam edemeyecek olan Kadir bir yol ayrımıyla karşı karşıyadır; artık ‘iki şafak arasında’dır.
Filmde anlatılanlar, aynı sabaha uyanmayan, şafakları farklı olanların da hikayesidir.
Kadirlerin fabrikasında çalışan İşçi Murat, bozuk makineyi tamir etmeye çalışırken, makinelerden çıkan sıcak su ve buharla feci şekilde yanar.
(Neden usta değil de işçi tamir etmeye çalışır makineyi? Bu sahne aslında Türkiye kapitalizminden bir kesittir; bir çok iş yerinde maliyeti düşürmek için makinenin temizlik, bakım ve oranımı işçinin sırtındadır; maliyeti düşürmek için atılan her adım emeği de işçinin canını da ucuzlatır.)
Ve patronların ilk refleksi, suçu işçinin üzerine yıkacak yolları aramak olur (tıpkı gerçek hayattaki gibi.)
Fabrika sahibi üç aile bireyi (Kadir, ağabeyi ve babası) gerekçeler üretir: ‘Baret takmadan, yelek giymeden makineyi tamir etmeye kalkmış. Üstelik alkol problemi de varmış…’
Sonra ikinci aşamaya geçilir: Tüm önlemleri almış olmalarına rağmen, kazanın işçinin kendisinden kaynaklandığına işçi ailesini inandırma ve de yardım görüntüsü altında aileyi iş birliğine ikna!
Süreç şöyle ilerler: Şirket adına yapılan görüşmede, Murat’ın karısı Serpil’e bir ihtiyacı olup olmadığı sorulur, şirketin her türlü desteğe hazır olduğu anlatılır; “Olay tamamen, önlem almadan iş yapan Murat’ın kusuru ile gerçekleşmiş. Kendine etti ama fabrikaya da etti. Bütün makineler durdu, siparişler de bekliyor ne olacak? Bunun bedeli olmayacak mı, hem size hem de bu duruma bir çözüm bulmak lazım” sözleriyle ikna yolu döşenir.
(Film sahnesindeki sözlere dikkat! Makinenin durması ile işçinin hayatının bitmesi eşit düzeydedir; ‘İşçi makinenin dişlisinden farksızdır, artı değer ürettikçe kıymetlidir aksi takdirde hurdadır’ denildiğinde kızan efendilere bir kez haykırılır: Kapitalist düzende işin aslı budur.)
Ardından para dolu zarf uzatılır! Lakin işçinin eşi bu parayı kabul etmez! Bu tutum patronlar açısından diğer aşamaları daha sıkı tutmayı gerektirir.
İşçi eşinin direnci karşısında üç patron ve şirket avukatı yeni taktiği belirlemek üzere toplanır.
İşçi ailesinden mutlaka, ‘Haklarından feragat ettim’ yazısı alınmalı.
Hukuken işe yaramasa da alınmalı; avukat gerekçesini şöyle özetler: Hasta yakını para alıp imza atarsa ‘haklarımdan feragat ettim’ diye düşünür. Sonradan pişman olsa dahi dava açabileceği falan aklına gelmez.
Avukat ekler: “Üstüne bir de kadının beyanıyla, adamın alkol problemi olduğunu kanıtlayabilirsek, iş daha garanti olur.”
Bu konuşmaların ardından iki yol belirlenir. Birincisi aile üzerindeki baskıyı artırmak; ikincisi de ilkinden sonuç alınamaması durumunda yurt dışına kaçış planı yapmak.
Belirlenen plan doğrultusunda, kaza geçiren işçinin ailesi ile görüşmeler hızlanır ama karısı Serpil direnir, Murat’ın kardeşi de öfkeyle karşılık verir imzalatılmak istenen dilekçeye. Ama akrabalardan bir ‘büyük’ çıkar ve der ki: “Ben Serpil ile konuşacağım, şu an idrak edemiyor; bu paraya ihtiyacı var! Murat’ın da akıbeti belli değil.”
(Bakılması gereken küçük bir çocuk, işsiz bir kadın günün sonunda bir başına kalırsa ‘kan parası’ almak zorunda kalmaz mı? Kan parası, patronlar için, mecbur kalmış acılı ailelere, ‘köle düzeni’ne, ‘güçlünün hukuku’na sessiz kalmaları için verilen sus payı. Aynı zamanda da iş güvenliğini gereksiz maliyet görüp işçinin canına kıydıklarında ‘hukuktan kaçış’ aracı! Örneği çok! Tersanede, AVM inşaatında, madende, linyit ocağında yaşanan sayısız iş cinayetinin hesabı sorulmayıp, kan parasıyla örtülmedi mi, bu memlekette?)
Film aktıkça eşitsizlikler öne çıkar.
İlin önde gelen eşraflarından patron, başhekimin odasına rahatça girer çıkar; bir sağlık önlemi olarak değil ‘ön alma planı’ yapabilmek üzere.
Ağır yaralı İşçi Murat ölür ama ölümü duyurulmaz.
Bu esnada kazanılan zamanda, olay yeri incelemesi yapılana kadar hiç dokunulmaması gereken makine tamir edilir; üretime geçilir, sabaha yetiştirilmesi gereken siparişler yetiştirilir.
(Sayısız iş cinayeti sonrasında üretimin devam ettiği bir sır değil.)
Peşi sıra eşitsizlikler akar. Bir işçinin günlerce halledemeyeceği işlemleri, patronlar bir günde halleder; yurt dışına çıkış için bütün evraklar hazırdır.
Öyle ya sınıfsal konumu güçlü olanla altta olan hiç eşit olur mu? Hiç patronla işçi aynı şafağa uyanabilir mi?
Eşitsizleri açıkça gösteren film, iktidar ilişkilerinin hukuk üzerindeki etkisini açıkça ortaya koymasa da biliyoruz ki hukuk da güce göre!
Dilovası, Hendek, Gayrettepe, Soma, İliç, Çorlu... Her biri sömürü çarkına eşlik eden bu toplu iş cinayetinin adreslerinin karşısına yazabildiğimiz yargılanan patron ve kamu yöneticisi sayısı sıfır!
Bu ‘sıfır’ güce göre hukukun sonucu değilse ne?
Dilovası Katliamı davasında sanık patrondan gelen pişkince savunma aslında gerçeğin özeti değil mi: Binlerce kaza oluyor, hiç şirket sahibinin yargılandığını duymadım.
Aynı gerçeği şu cümlelerle haykıran sendikacı ise tutuklandı: “İşçi hakkı yemeyen patron biliyor musunuz? Hepsi işçinin hakkına çöküyor, öyle değil mi? İki ay önce işçinin iki kolu koptu ya, işçi öldü burada, bugüne kadar bir tanesi için hesap soran oldu mu? Olmadı. Yasalar zenginler için geçerli değil.”
Ücretlerini alamadıkları için iş bırakan Sırma Halı Fabrikası önündeki işçilere seslenen BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in bu sözlerinde yalan yok; tutuklu olmasının, patronların onu ‘Devre dışı bırakma’ hedefinin dışında bir izahı da yok!
Güce göre hukuk, birileri için şafağı karartan düzen sürsün diyedir. Lakin ‘karanlık’ şafak kader değildir.
19. yüzyılda İngiltere’de, ABD’de madenlerde ölüm de vardı, kaza da. Bugün bu ülkelerde maden kazaları yaşanmıyor. Ölümlü şafaklara uyanılmıyor artık. Güçlü işçi hareketleri, sendikal hareketlerin verdiği gerçek bir sınıf savaşı sayesinde.
İşçiler, hayatlarına sahip çıktılar. Kendileri için talep ettiler. Talepleri karşılanmadığında da her türlü mücadeleyi göze aldılar. Sokaklarda çatıştılar. Devleti karşılarına aldılar. Ve sonunda kapitalizmi dizginlediler.
Lakin kapitalizm vahşiliğinden bir şey kaybetmiş değil. Özü ve işleyişi emeğe el koyma olan kapitalizm, sınıf hareketini dizginleyince acımasızlığını icra etti; ediyor da.
İşçilerin de mücadelesi sürüyor; 1980 yılların başında Pakistan’da haftanın 7 günü, günde 14 saat çalıştırıldığı halı dokuma fabrikasında, henüz 10 yaşındayken çocuk işçiliğine karşı mücadelenin dünya çapında bilinir öncüsü haline gelen İkbal Masih’ten… 8 yaşından beri işçilik ve halı fabrikalarında 16 yıl dokumacılık yapmış bugünün mücadeleci önderi Mehmet Türkmen’e…
Aydınlığa ulaşacak bir şafak için başka yol yok!
Acımasız sermaye düzeninin sadık uygulayıcısı AKP, orta vadeli programlarıyla şafağı iyice karanlığa gömerken, aydınlığa çıkacak yolun işaret fişeğiydi Mehmet Türkmen; Antep başta olmak üzere uzuvlarını, canlarını, geleceklerini kaybetmiş, şafağı karartılmış tüm işçiler için!