İşçiliğin bir diğer hali… |
Bir iyilik bulup peşine takılmadan kendimi yeni bir güne hazırlayamıyorum.
Bu hafta açıp açıp DGD-SEN Genel Başkanı Neslihan Acar’ın Migros depo işçileri direnişini kazandıktan sonraki zafer fotoğrafına baktım.
Kırık kolu ile gözaltına alınan, bir simidi herkese sayılı susam kalacak kadar ufak parçalarla bölüşüp aç kaldık, uykusuz kaldık demeyen, yılmadan devam eden bu muzaffer kadın, giymiş mini eteğini, salmış saçlarını, yapmış makyajını, boynunda özenli bir kolye, eril eril değil kadın kadın, kadın işçilerin omuzlarında elinde sendikasının flaması kocaman gülümsemiş kameralara.
Onu omuzlayan işçi kadınlar da öyle güzeller ki. Kısa saçlı, uzun saçlı, kızıl, kumral, başörtülü hepsinin yüzünde zaferin neşesi, gözleri pırıl pırıl.
Ataerki, kadınların kuyusunu kazarken onları zafere götürecek dalları kestiğinin farkında mı?
DGD-SEN bir konfederasyona bağlı değil. Tıpkı Antep’te Tokat’ta kitlesel direnişlere ve kazanımlara imza atan BİRTEK-SEN gibi. Tıpkı “Öyle mi alay komutanı” sözlerini hafızamıza kazıyan Bağımsız Maden-İş gibi, tıpkı okul okul direnen “Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası” gibi.
Ülke nefes aldırmayacak gündeme boğduğunda açıp baktığım işçi direnişi kareleri, videoları var.
2021 yılında Mitsuba işçileri, işten çıkarılan 9 işçi için fabrikayı terk etmeme eylemi yapmıştı. Ardından diğer işten çıkarılan arkadaşlarıyla birlikte fabrikanın olduğu sokağa giren bir kadın işçi fabrikanın kilitlenmiş kapıları ardında onları sloganlarla karşılayan yoldaşlarını görünce bir yandan kocaman gülümsüyor bir yandan gözyaşlarını tutamıyordu. Demir kapı üzerinden kucaklaşıyorlardı ki o sarılmanın gücünü yaşayan bilir. Her izlediğimde gözlerim dolar.
Bir diğeri Emek Partisi Milletvekili Sevda Karaca’ya Şireci Tekstil işçilerinin, onlar adına işveren ile masaya oturmak için vekalet verdiği sahnedir.
Bir de Özak İşçisi Funda Bakış’ın kadın işçilerin direndiklerinde bunun yalnız sermayeye değil bölgedeki ataerkiye karşı da gerçekleştiğini anlattığı konuşması.
Saydıkça gelecek gerisi, öyle çok ki.
Üretimden gelen güç ne yüce şey. Direnen işçilerin insanın içine coşku salmaması, feyz olmaması imkansız.
O sebep oturdum bu ülkenin fikir işçilerini düşündüm.
Ülkede yıllardır bir obskürantizm kol geziyor, sistematik cahilleştirme, bilgiye erişimi sınırlama, hakikat ötesinin hükümranlığı, hakikatin suç addedilmesi, eğitimin her yaş için bilimsellikten uzaklaştırılması vesaire vesaire.
Ekonomik kriz ile matbaa fiyatlarının, kağıdın, mürekkebin önlenemez fiyat artışı, her etkinlik üzerindeki yasakçı tutum, derin yoksullukta gıdaya bile erişemeyenlerin kültür-sanat ve edebiyatı plan dahiline dahi alamaması...
Fikir işçileri de ülkenin ezilenler sıralamasında hızla yükseldi.
Bir çiftçi röportajı izlemiştim, 2 ton ürün satacağım ki 1 kilo et alabileyim diyordu.
Benzer durumda fikir işçiliği de. Örneğin bir çeviri, aylar sürüyor satır satır. Bin karakter üzerinden belirsiz bir tarihte ödenmek üzere üç kuruşa ücretlendiriliyor.
Yayınevlerinin durumu belli, ülkede okur yazarlığın geldiği hal ortada, kitap fiyatları malum ve çevirmenin emeğini markete vurunca karın tokluğuna edebiyat.
Her yazarın odaklanma ve üretim süresi ayrı. Bir öykü üç günde de çıkabilir otuz günde de. Bir roman bir yılda da yazılabilir on senede de. Kurguyla karakterle geçirilen gündüz ve geceler. Bilgisayar ekranı karşısında tutulan sırt, ağrıyan boyun, bileklerde karpal tünel. Ederi, üç otuz kuruş. Ayda on öykü yazsan telifi vaktinde ödense bile kiranı ödeyemezsin ki kim yayımlayacak onca öyküyü, bir ayda nasıl yazılır o kadar ve kim bilir ne zamana sarkar telifi.
Televizyona konuk olarak katılım sağlayanlar ücret almıyor. Sendikalara, okullara, derneklere söyleşi ya da eğitime çağrıldığınızda genelde telif olmuyor.
Bazı belediyeler kitap fuarları kapsamındaki söyleşilere telif ödüyor. Öncesinde yapılan hazırlık, çalışma, okunan makaleler, çıkarılan özetler, tez-anti tez hazırlanılan içeriğe değiyor mu? Değmiyor.
Konserlerde müzisyenin aldığı ücret çoğu insana batarken fikir işçisinin alamadığı ücret kimseyi rahatsız etmiyor.
Aysel Gürel de fikir işçisi derdi kendi mesleğine. Şarkı sözü yazarları da şairdir, yapay zekaya ver anahtar kelimeleri sana kafiye uydursun, haiku yapsın icabında, telifi de yapımcının cebine oh ne ala. Şairin içinde köpüren o mana artık para etmiyor kağıtta.
Bundan belki 17-18 sene önce bir akademisyen arkadaşım araştırma yapmıştı. Türkiye’de iki eş de akademisyen ise çocuk sahibi olma yaşları ortalamadan 6 sene daha geç oluyordu.
Zira iki akademisyen maaşı ile bir çocuk yetiştirmek mümkün olmuyor, birinden birinin doktorasını bitirmesi gerekiyordu.
Fikir artık emekten sayılmıyor. Ve hepimiz çok kolay kapıldık bu akıma. Oysa bilgi de fikir de kolay edinilmiyor.
Memleket için iyi bir şeyler yapmaya dahil fikir işçiliği. Bir mitinge, bir basın açıklamasına, bir davanın izleyicisi olmaya dahil olurken verilen emek gibi. Söz üretmek, fikir üretmek, öneri geliştirmek, okunur bir şerh düşmek tarihe bir nevi vatani vazife. Buna bedel biçmek etik değil gibi bir algı oluştu ve geçimini yalnız fikir işçiliğinden kazananları zora soktukça soktu.
Ülkede medya namına sayılı mecra kalmışken, toplumsal eylemlerde gaz yiyen, gözaltına alınan, tutuklanan gazeteciler, köşe yazısından yargılananlar ne ile geçiniyorlar sorgulamıyor toplumun geneli. Uluslararası basın kartı için yapılan 350 TL’lik ödemeyi terör suçundan hakkında işlem yapılan şahıslarla para transferi sayarak Gazeteci Pınar Gayıp’ı tutukladılar. Ve fikir işçileri, basın emekçileri bunca baskıya rağmen duruşlarından taviz vermeden işlerini yapmaya devam ediyor.
Bir ülkede üretimden gelen güç şalter indirirse kazanmaması imkansız. Muktedir ve sermaye zora giriyor.
Fikir işçileri üretimi durdurursa sistemin bir dileği de kendiliğinden gerçekleşmiş oluyor. Haber yok, fikir yok, yazı yok, söz yok...
Hakikat üzerine üretilen söze ya da edebi bir metne ya da üzerine çalışılmış bir konuşmaya telif istemek hakkında zamanında bir üstat şunu demişti:
“Telifsiz kabul edilen her iş, geçimini yalnızca fikir işçiliğinden kazanan diğerlerinin emeğinden çalmaktır. Telif bir haktır.”
Telifin hakkı nasıl savunulacak bunu düşünüyorum. Galiba yolu budur. Meslek odalarının belirlediği bir asgari telif bedeli olmalı ve herkes en az bunu talep etme hakkını savunmalı. Eğer fikir emeği değerini bulursa arzda da kaliteye ulaşılır.
Zira günümüz, edebiyatçıların merkez medya kanallarına onların dilekleri doğrultusunda hiç içlerine sinmeyen dizi senaryoları yazmak zorunda kaldığı, şairlerin müşavirlik, tezgahtarlık, şoförlük ve ne iş bulursa orada mesai yaptığı, köşe yazarlarının PR ajanslarında basın bülteni yazdığı, çevirmenlerin kira ödeyemediği için aile yanına geri taşındığı bir hal aldı.
Fikrine iyi bakamayanların zikri de zamanla rayından çıkar.
Umarım bir gün fikir işçilerini de bir zaferin kutlamasında yoldaş omuzlarında kocaman gülerken görürüz.
Her biri iyi ki varlar.