‘Kaynaşma’ mı?

Devlet Bahçeli, Kürt sorunsuz komisyon raporundan da övgüyle söz ederek “Dışarımız kaynarken içerimiz kaynaşmalı!” demiş. Kısa cümlesi istem ve gereklilik bildiriyor. Ekledikleri var: KCK kendini feshetmeli, kayyım meselesine de bir an önce çözüm bulunmalı demiş. Önemsediği bir diğer şey Öcalan’ın durumuna hukuki çözüm getirilmesi.

Devlet kurumları ve kurullarının Saray’daki baş sorumlusu olmasa da Bahçeli -ve MHP-, devlet adına konuşma mevziinde bulunduğunu her fırsatta hissettirmeye çalışıyor. Bölgedeki gelişmeleri, özellikle de ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a saldırısını güçlü bir olasılık olarak gördüğünü saklamayan Bahçeli, Kürt mücadelesinin ürünü olarak ortaya çıkan örgütlerin neredeyse tümünün feshini isterken, DEM Partiyi, diyalog unsuru olarak görmüş olmalı, bu aralar, “Kapatılsın!” fetvasıyla gündeme getirmiyor. Adını “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olarak belirledikleri komisyon raporu üzerine rapor yayımlayanların büyük çoğunluğuyla, Kürt hareketinin saflarından çıkmış örgüt(leri) terörle eş ve özdeş gösterip ülkenin ve toplumun konu bağlamındaki tek sorununun “Terörün bitirilmesi olduğunu” azımsanmayacak bir kesime kabul ettirenler. “Milli birlik ve bütünlük” sözcüklerinin karşılığını “Türk milleti” olarak yazmaya devam ediyorlar. Bahçeli bir de kafiyeli-nakaratlı anlatılara baş vuruyor: “Türk neyse Kürt de odur, Kürt neyse Türk de odur”, bağladığı yerde duran ise “Türk milleti”dir! Buldukları çözüm bu. Söylem ve bağlantı malzemesindeki farklılıklara rağmen, varılan-vardıkları ve asla değişmez gösterdikleri adres aynı. Sonra da “Kaynaşalım!” diyorlar.

Kim kiminle ne için ve nasıl kaynaşacak? Burjuvazinin tarihinde, bir dönemler “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” söylemi, ulaşılmasında ortaklık ve hedef birliği iddiası da taşıyan bir ‘şiar’dı. Egemenliğini tesis ve sürdürmek için toplumun sömürülen ve ezilenlerinin desteğine ihtiyaç duyardı. Bu ihtiyaç, egemen konumda olan veya olacak olan tüm sınıflar için değişen öncelikler ve hedeflerle bağlı olarak varlık gösterse de mali sermaye ve tekellerin egemenliğinde sopa “En ihtişamlı birleştirici” (Burada kaynaştırıcı da denebilir) oldu. Aralarında büyük çoğunluğu Kürt kökenli olan politikacı, yazar, gazeteci zindanlara kapatılmışken, Saray rejimi tahkimat ve tahkimle tüm devlet kurumlarını daha yoğun saldırılara hazırlıyorken, Saray’ın Eğitim İşleri Bakanlığı, kimilerinin önemsiz gösterdiği atılımlarıyla “kininin ve dininin nesilleri”ni çoğaltmaya çalışırken, milyarderler ve iktidar aygıtını yağma aracı olarak kullananlar, yoksulluk sınırları altında yaşamda kalmaya çalışan on milyonların sırtından servetlerini yığmayı sürdürürken, “kaynaşma” istemi ve çağrısı bir saldırı silahı işlevi görür.

Bahçeli ve hangisinden olursa olsun sermaye partilerinin yönetici ve temsilcileri böylesi çağrılarla henüz kimin, hangi parti ve politikacının hangi sınıfın çıkarlarıyla bağlı olduğunu görememiş -anlayamamış bazı insanları aldatabilir- yanıltabilirler. Çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için grev ve direnişe kalkıştığında karşısında kapitalistlerle birlikte devlet kurumlarının ve gericilikte önü çeken burjuva partileriyle sömürü düzeninin diğer kurumlarının temsilcilerini gören bir işçi, üniversitesinde bilimsel eğitim görmek isterken polisin ve özel güvenlik kuvvetlerinin saldırısına uğrayan gençler, yaşam alanlarının yağmalanmasına direnen köylüler, ana dilinde eğitim hakkı tanınmayan, seçtiği politikacıları zindanlara doldurulan ve kendi geleceğini kendisinin belirlemesi istemi silahla bastırılan Kürtler, bu çağrının hilesini görecek durumdadırlar.

Siyasal gericiliğin uluslararası alanda yoğunlaştığı, “burjuva demokratik değerler”in kendileriyle birlikte gerçeklerin ayırdında olmayanları da aldattığı, hemen tüm kapitalist ülkelerde yönetimlerin silahlanmayı öne alarak halk kitlelerinin taleplerini baskılamayı sürdürdüğü bir dönemde, Erdoğan yönetiminin sömürülen sınıfı ve tüm ezilenlerin talepleri karşısında “Daha hoşgörülü davranacağını-buna mecbur olduğunu” ileri sürenler az değildir. Ama bunlar ne Türk burjuva devletini ve onun yönetme geleneğini anlayabilmişlerdir ne de Saray rejiminin “iktidar harbi” olarak da gördüğünü her hamlesinde açık ettiği iktidarını sürdürme kararlılığını.

Bu iktidar ve yönetimi hemen her fırsatta, burjuva anlamıyla hak-hukuk, sistem yasaları ve Anayasa’sı gibi bir “Takıntısının olmadığını” gösteren uygulamalarıyla “Biz öyle sizin bildiğiniz hükümetler türünden bir yönetim değiliz” demekte ve meydan okumasını, kendini daha yetkin tarzda tahkim etme manevralarıyla sürdürmektedir. Açıktır ki onu cesaretlendiren başlıca “olgusal durum”, on milyonlarca işçinin, kent-kır yoksulunun işsizliğe, yoksulluğa, açlığa, kıyım makinesi işlevini üstlenmiş yargı çemberine karşı, sessizliği yırtan bir tutumla ortaya çıkmamasıdır. Her gün neredeyse her mekanda ve tekil ya da gruplar halinde yaşam ve çalışma koşullarından yakınanlar birleşip itirazlarını, saldırıları püskürtecek bir güce dönüştürmedikçe, iktidardakilerin ‘rıza üretimi’ne de sosyal-ekonomik ve politik-hukuksal iyileştirici düzenlemelere de ihtiyacı olmayacaktır! Saray rejimi, “Siz kimseye kulak asmayın, yapmanız gerekeni yapın” anlayışıyla hareket etmektedir. Gözaltılar, tutuklamalar, görevden almalar, mal-mülke el koymalar bu anlayışla devam ediyor. “Kaynaşma”nın sopası böyle çalışırken, çağrısı, “teslim olma”yı içeriyor.

Geriye gerçekten de ya teslim bayrağı çekmek ya da kim mevcut sömürü ve yağma koşullarından ve bu koşulların ürünü ve koruma silahı olan burjuva yönetim politikalarından zarar görüyor ve şikayetçiyse hep birlikte mücadeleye yönelmek kalıyor. Başka ülkelerin tarihi de, bizim yüz yıllık ülke ve toplum gerçekliğimiz de ikinci yola koyulmadan böylesi dönemlerin halk kitleleri yararına sonuçlar doğuracak şekilde yaşanmadığını gösteriyor.


© Evrensel