We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Yıldız Falı Ve Gayb’dan Haber Vermek

3 4 0
07.08.2019

Evrende güneş, ay, yıldız. gezegen her ne nesne varsa her biri yüklendikleri misyon doğrultusunda seyri âlem eyledikleri malum. Tabii bu demek değildir ki, her nesne kendi yörüngesinde veya bir başka nesnenin etrafında seyri âlem eylemekle her şeyi yönetmeye muktedir durumda. Muktedir olamaz, çünkü tüm âlemlerin mutlak kumanda idaresi Yüce Allah’ın elindedir. Hatta O’nun iradesi dışında bir yaprak bile dahi kıpırdayamaz. Madem öyle, bir kısım insanlar nasıl olurda nasıl kendisini idare etmekten aciz nesnelerden medet umar doğrusu şaşmamak elde değil. Hiç boşa yorulmasınlar, tarihten günümüze burçlardan, yıldızlardan, ay ya da güneş tutulmasından kim ne gelecek kurgusu kurabilmiş ki, çağımız insanı da kurabilsin. Düşünsenize bunlardan mesela burç murç adı her ne olursa olsun sonuçta o da diğer gök cisimleri gibi kendini yönetmekten aciz olup asla ilahi kanunun çizdiği çerçeve dışına çıkamaz. Malum, her yaratılan nesne yüklenmiş olduğu misyon üzere varlık göstermekte olup biz bunların ancak bize bildirilen kadarıyla anlam çıkartabiliyoruz. Bu demektir ki bildirilmeyen kısmını zorlamak hem haddi aşmak olur hem de her nesneye bakışımızda bir takım anlam kaymalarını da beraberinde getirecektir. Bakın, haddi aşmamamız hususunda Yüce Allah (c.c) “De ki, göklerde olsun yerlerde olsun Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilemez” (Neml 65) beyan buyururken, Allah Resulü (s.a.v)’de ümmetini vahiy ışığında “Bir kimse bir kâhine giderek onun söylediklerini tasdik ederse Muhammed’e indirilenleri inkâr etmiş olur” diye uyarmaktadır.

İşte yukarıda zikredilen ayet ve hadis-i şerifin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere yok kâhinmiş, yok falcıymış, yok şuymuş, yok buymuş hangi müneccim olursa olsun güya bize gaipten haber getirdiğini söylüyorsa biliniz ki asla bu tür haberlerin aslı astarı yoktur. Dolayısıyla bu tip haberlere kanmak ahmaklık olur. Hem önümüzde başvuracağımız Kur’an ve Sünnet kaynağımız dururken gayb haberlere niye kanılsın ki? Kaldı ki Kur’an ve Sünnet gayb âlemiyle de ilgili merakımızı giderecek ölçüde bizi yeterince bilgilendiriyor zaten. Dolayısıyla daha fazlasına merak salmak abesle iştigal olur. Daha fazlasını eşeleyenlerin düştükleri durum besbelli, adeta şeytana yoldaşlık yapmaktalar. Onlar şeytana yoldaşlık yapa dursun, bize sadece “Mutlak gaybı ancak Allah bilir” hükmü çerçevesinde hareket etmek düşer. Elbette ki mutlak gayb âleminden tezahür eden bir kısım haberlere başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere Sahabe-i Kiram, Tabiun ve ilmiyle amil olmuş feraset ehli veli kullarda vakıf olabiliyor. Ancak bu ‘Allah bildirirse bildirir’ manasına vakıf olmaktır.

Müberra Dinimizde ister adına kâhinlik diyelim ister müneccim, isterse falcılık ya da yıldıznameci denilsin hiç fark etmez bunlara asla cevaz yoktur. Ama gel gör ki cevaz olmamasına rağmen hem falcılık yaparım diyen var hem de fal baktıran var. Şayet bir insan Kur’an’ın hükmüne rağmen halen inadım inat “Yıldız falıma baktıracağım” diyorsa vay haline, bu düpedüz kendisini şirkin kollarına atmak olur. Bakın, Efendimiz (s.a.v) bir gün ashabıyla sohbet ederken o esnada bir yıldız kaymasına gözler odaklanır. Tabii oradakiler hemen bunu birinin öldüğüne ya da doğduğuna yorumlarlar. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle der:

“-Şunu iyi biliniz ki yıldız, ne bir kimsenin ölümü ne de doğumu için kayar. Ancak Rabbimiz bir konuda hüküm verince, Arş’ı taşıyan melekler tesbih ederler. Sonra onların altında bulunan gök ehli tesbih eder. Nihayet bu tesbih bizim dünyamıza kadar ulaşır. Sonra Arş’ı taşıyan meleklerin altında bulunan gök ehli, haberin ne olduğunu soruşturarak Arş’ı taşıyan meleklere; ‘Rabbimiz ne buyurdu?’ derler. Onlar da bu hükmü kendilerine haber verirler. Her gök ehli diğer gök ehline durumu bildirir. Nihayet haber dünya göğünde bulunanlara kadar ulaşır. Cinler bu haberi kulak hırsızlığı yaparak çalarlar da, bunun üzerine kovalanırlar. Onların bu şekilde getirdikleri haber haktır. Ancak kendileri değişiklik yapıp, artırma eksiltmede bulunurlar” (Müslim, Ahmed b. Hanbel).

Evet, anlaşılan o ki; bir yıldızın kayması ya da bir başka gök hadisesinin yaşanmış olması fiziki olaydan öte bir anlam ifade etmiyor. O halde yıldız kaymasına odaklanmak yerine asıl bizim için hak ve hakikat yolunda ayağımızın kaymamasına odaklanmamız daha çok mühim bir hadise olacaktır. Allah korusun hele bir insanın Hak yolunda ayağı kaymaya görsün, ne yıldız kaymasının ne de güneş ve ay tutulmasının hiçbir fayda getirmeyeceği muhakkak. Şüphe yoktur ki insana yegâne fayda getirecek olan şey sırat-ı müstakim üzere bir yol takip etmektir. Müneccimlerden kendimizi koruyup emniyette olmamız için sırat-ı müstakim üzere olmaya mecburuz da. Nitekim Resul-i Ekrem (s.av) şöyle der; “Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, vaat edilen şey semaya gelir. Bende Ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, onlara vaat edilen şey gelecektir. Ashabımda ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi ümmetime vaat edilen şey gelir.” (Müslim, Fedailu’s- Sahabe, 207)

Şu bir gerçek yıldızların durumuna bakaraktan yıldız falcılığına soyunanlar her devirde olduğu gibi bu devirde de var olmaları gayet tabiidir. Gayet tabii durumun dışında asıl anormal olan şey bunlara umut bağlanmasıdır. Oysa illa da birşeye umut bağlanacaksa Allah Resulünün bizatihi ‘yıldızlarım’ diye taltif ettiği Ashab-ı Kiramın ervahı ve onların izinden iz sürenlerin ruhaniyetleri bize umut olarak yeter artar da. Nitekim Allah Resulü “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayete erersiniz” buyuruyor. Keza hidayete vesile olma noktasında Allah dostları da öyledir. Onlarda Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşu için çırpınan yıldızlarımızdır. Hatta onlar daha da fazlası övgüye layıktırlar. Öyle ki onlar hakkında gece gaflet uykusundan Ümmet-i Muhammed’in uyanmasına vesile olan seher yıldızı bülbülleridir diye taltifte bulunursak yeridir. Niye taltifte bulunmayalım ki, baksanıza kâhinler (müneccimler) habire yıldızlara bakaraktan umut tacirliği yapıp insanların itikadıyla oynarken, Evliyaullah ise tam aksine seher vaktinde müntesiplerine ‘Sofi haydi kalk namaza’ deyip bülbül olmaktalar. Zira bunun tatbikini Menzil’de görmek mümkün de. Madem öyle, önümüzde iki seçenek var: Ya müneccimlere (sihirbazlara) uyup gaflet deryasına dalacağız, ya da hakiki yıldız rehberlerin izini iz sürüp haydin felaha diyeceğiz.

Belki şunu diyebilirsiniz sihir haktır diye. Evet, sihir hak olmasına hak ama, bu durum sihir yapmanın caiz olduğu anlamına gelmez. Bir başka ifadeyle bir şeyin hak olması ya da varlığı o işi yapılacak anlamına gelmez. Bu düpedüz sihrin varlığını sihirbazlığa dönüştürmek olur. Dolayısıyla sapla samanı birbirine karıştırmamak gerekir. Zira Rabbül Âlemin bu hususta şöyle buyurmakta: “Süleyman (a.s)’ın saltanatı aleyhine şeytanların okudukları şeye (sihre) tabii oldular. Hz. Süleyman sihir yapıp kâfir olmadı. Fakat şeytanlar insanlara sihir öğrettiklerinden kâfir oldular. Onlar Babil'de ki Harut ile Marut isimli iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı” (Bakara/102).

İşte ayet-i celileden de anlaşıldığı üzere şeytanlar yedi kat gökleri dolaşırken, semadaki meleklerin sözlerine kulak kabartaraktan bir takım haberleri kâhinlere aktarırlardı. Tabii kâhinlik bu ya, onlarda kendilerine ulaşan haber kırıntılarına bire bin katarak insanlara duyuracaklardır. Sadece duyursalar gam yemeyiz, duyurmakla kalmayıp yalan yanlış haberleri yazılı hale getirdiler de. Neyse ki Hz. Süleyman (a.s) tüm bu yalan yanlış kayıt altına alınmış kitapları bir sanduka içerisinde toplayıp oturduğu tahtın altında muhafaza altına alacaktır. Ve bu hususta şöyle ferman buyurur da;

“Her kim ki bundan böyle şeytanların hariçten gazel okudukları gaybı haberlere tabii olup etrafa yayarsa bilinsin ki kellesini uçururum.”

Nitekim bu ferman yankı bulup maksat hâsıl olur da. Ancak tâki Hz. Süleyman (a.s) vefat eder, işte o zaman bu mesele yeniden alev alacaktır. Hatta ardından Süleyman (a.s)’ın büyük bir sihirbaz olduğu şayiası yayılır bile. Ve Yüce Allah (c.c) kullarına hakikati şöyle bildirirde: “Ve onlar, Süleyman’ın mülkü aleyhine uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Oysa Süleyman asla küfre düşmedi. Sadece şeytanlar düştüler” (Bakara 102).

Peki ya Cinler? Malum Cinlerde göklerden gelen birtakım sırlara kulak kabartaraktan haber uçuruyorlardı. Ne diyelim, nankörlüğün bu kadarına da pes doğrusu, Allah’tan daha ne........

© Enpolitik