YAVUZ’UN KIRK BİN ALEVİYİ KATLETTİĞİ YALANI
Yavuz Sultan Selim’in ilk önce neden batıya değil de doğuya doğru sefer düzenlediğini gelinen noktada şimdi daha da iyi anlıyoruz. Öyle ya, doğuyu emniyete almadan batıya yönelmek hiç yoktan koca imparatorluğu maceraya sürüklemek olurdu. Yavuz Sultan Selim zaten arkaya sağlama alma adına gereğini yapar da. Ancak Anadolu’nun değişik yörelerinde bir kısım Alevi kardeşlerimiz Yavuz’un bu stratejisini dini ve mezhebi maksatlı olarak algıladıklarından ona pekiyi gözle bakmazlar. Oysaki o yaptığı hamlelerle Türk İslam Âlemini büyük bir badireden kurtarmıştır.
Bakınız Koçi Bey, Osmanlı’nın düşüşüne neden olan unsurlardan birinin mezhep imamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin mezarına bile tahammül edilemeyişine, bir diğer neden olan unsurun ise Celali eşkıyalarının isyanlarıyla başlayan bazı vilayetlerin viran hale gelmesine bağlamakta. Aslında Koçi Bey tespitinde pekte haksız sayılmazdı. Zira Anadolu’da Turhal civarında Bozoklu ve kendisini Mehdi ilan eden Şeyh Celâl adında bir tımarlı sipahinin Şah Veli payesiyle etrafına topladığı adamlarla Osmanlı idaresine karşı başkaldırıp Anadolu’yu tehdit eden unsur hale gelebiliyor. Tabii Osmanlının böylesi bir tehdit unsuru görmezden gelmesi düşünülmezdi. Nitekim 1519 yılında Anadolu’da yuvalanan Celali hareketlerinin bastırılmasının akabinde kesik başı Yavuz'a gönderilir de. Böylece Yavuz döneminde başlayan ve I. Ahmed dönemin kadar devam eden Celâlî isyanlarıyla ilişkili görülen tüm tehdit unsurlarının ortadan kaldırıldıktan sonra da Kanuni’nin adalet devri devreye girecektir. Amma velâkin Celâlî isyanları sonlansa da tarihi süreç içerisinde vuku bulan her ayaklanma ‘Celali isyanı’ olarak nitelendirilirken her asilik yapan insana da ‘Celâlî’ eşkıyası denilecektir. Oysa Anadolu’da patlak veren her başkaldırış hareketlerine Celâlî isyanı demek akla ziyan bir tutumdur. Aslında Anadolu evlatlarının, Alevi ve Sünni Türkmenlerin birlikte gerçekleştirdikleri bu türden başkaldırışlarını gaflet ve hıyanet içerisine düşmüş vezirlerin yanlış icraatlarına karşı gösterilen bir tür milli refleks ya da kıyama kalkma duruşu olarak yorumlamak daha doğru olurdu.
Evet, ister adına Celâlî harekâtı densin isterse bir başka hareket hiç fark etmez, bu noktada asıl üzerinde durulması gereken husus toplumun alt tabanında yer alan farklı mezhep ve farklı meşrep inanç kültürüne sahip toplulukların bir araya gelip ortak hareket edilebilmeleri çok önem arz eden bir husustur. Öyle ki bu tip toplumsal tabandan gelen hareketlerin başını daha çok Alevi eğilimli Türkmenler çekmekle beraber, bu türden kazan kaldırma hareketleri aynı zamanda çevreyle merkez arasında uyumsuzlukların varlığına işaret teşkil eden bir durumu da ortaya koymakta. Hele ki devlet yönetiminde devşirmelerin yüksek mevkilere gelmeleri Türkmenlerin çok ağırlarına gitmiş olsa gerek ki, çevre ile merkez arasında bir takım gerilimlere yol açacak başkaldırışlarda bulunabilmişlerdir. Nitekim tarihi süreç içerisinde kazan kaldırma türünden başkaldırma hareketlerinin genel eğilimine baktığımızda bir yandan devşirme kökenli Yeniçerilerin kazan kaldırdığını diğer yandan da Türkmenlerin sipahi kolunun başkaldırdıklarını görmekteyiz.
Malumunuz Şah İsmail mezhep taassubuyla giriştiği doğu seferlerinde hemen hemen tüm savaşları kazanmanın ötesinde kendince bir yandan Anadolu’nun her tarafına hâkim olmayı diğer yandan da Rumeli taraflarına damadını padişah yapmayı hedefliyordu. Öyle ki Şah İsmail........
