We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

İman Hem Nur Hem Kuvvet

1 4 0
19.06.2019

Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri iman hususunda bakın ne diyor: ''İman hem nur, hem de kuvvettir. İman insanı insan eder. İmanın dairesi kudsiyyesine giren cihana bile meydan okur.''

Ne mutlu iman nurundan beslenen gönüllere ki, yeri geldiğinde tüm cihandaki tağutlara karşı meydan okuyabiliyor. Niye meydan okumasın ki, iman sahibi bir insanın bu dünyada fazla kaybedeceği bir şey yok ki, onun dert davası ebedi saadete imanla göç etmektir. Dolayısıyla bu kutsi yolda çile çekmeden göç etmek züldür. Asıl bu noktada bir eli yağda bir eli balda inanmayanlar düşünsün, çünkü ecel kaypa dayandığında çok kaybedeceği şey var. Öyle ya nede olsa fani olana sımsıkı sarılmıştı, ömür tükendiğinde elinde avucunda her ne varsa bir anda uçuverecektir. Allah’a şükür ki inanmış insan öyle değil, tam aksine baki olana sımsıkı sarıldığı için ölüm onun için vuslat olmakta. Nasıl vuslat olmasın ki, bir bakıyorsun göğsü iman nuru ile çarpan gönüller her şart ve ahvalde İlay’ı kelimetullah uğruna göğsünü siper edebiliyor. Nitekim bunu 15 Temmuz darbe girişiminde FETÖ İhanet Örgütüne karşı verilen direniş mücadelesinde gördük bile. Hem de ölümüne çıplak elleriyle direniş sergilediler.

Öyle anlaşılıyor ki çilesiz zafer elde edilemeyeceği gibi çilesiz ebedi saadette kazanılmıyor. Çile yolcularının tek dinlenebilecekleri durak hiç kuşkusuz ebedi saadet yurdudur. İşte bu nedenle dünya fani ahiret beka deriz. Fani olanda her türlü çileye göğüs germek vardır, baki olanda ise gonca gül misali ebediyete uçmak vardır. O halde her mümine sonsuzluğa kavuşmak için imanla göç etmesi şarttır. Hatta şartın ötesinde gereğini yapmak gerekir.

Malumunuz mümin olan insanda iman hep aynıdır. Farklı olan evsafıdır. Yani kemalat farkıdır. Nasıl ki bir çuval unla 1 kilo un hakikat cihetiyle aynıysa evsaf bakımdan da zenginin evinde bir çuval dolusu un olarak anlam bulurken fakirin evinde bir avuç un olarak karşılık bulur. İşte bu misalden hareketle iman hususunda sadece kalite farklılığından söz edebiliriz. Nitekim bir mümin düşünün ki şairin dile getirdiği “Enginlere sığmam taşarım” şekliyle dünyanın en gelişmiş silahlarına karşı gözünü kırpmadan göğsünü siper ediyor böylesi bir iman için elbette ki Allah’ın aslanı Hz. Ali (k.v)’in meşrebine uygun bir iman nitelemesinde bulunuruz. Öyle de bir mümin düşünün ki Allah’a sorgusuz sualsiz delilsiz inanmış, elbette ki böylesi bir iman içinde Hz Ebu Bekir (r.a)’ın meşrebine uygun bir iman evsafından (nitelemesinde) bahsetmiş oluruz. Hani müşrikler Peygamberimizin dostuna varıp:

“-Ya Ebu Bekir! Senin arkadaşın bu gece Beytü’l Makdis’e gittiğini, orada namaz kılıp Mekke’ye döndüğünden dem vuruyor” demişlerdi ya, o dostta cevaben:

“-Vallahi, O dediyse şeksiz şüphesiz doğrudur” demek suretiyle imanda teslimiyet nedir çoktan ders vermişti bile. İşte onun sorgusuz sualsiz teslimiyetidir ki ‘Ebubekir’in imanı bütün müminlerin imanlarının hepsi ile tartılsa Ebu Bekir’in imanı ağır gelir” müjdesine mazhar olmasına yetmiştir.

Şu da var ki hangi tür imanın evsafına sahip olursak olalım Allah’a karşı iyi bir kul olmak bilinciyle hareket etmemiz her halükarda şarttır. Allah korusun kulluk noktasında zafiyete uğrarsak ne helal biliriz ne de ve haram. Bakın bir adam Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a:

''- Ya. Ebû Bekir-i Sıddîk! Kendime kabir yaptıracağım, ne dersiniz?'' diye sorduğunda,

Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a):

''- Kendine kabir hazırlayacağına, sen kendini kabre hazırlayacak amel işlesen daha iyi olur'' cevabını vermiştir.

Evet, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın beyan buyurduğu gibi kabre gerçek manada hazırlık Allah’a kul olmaktan geçmekte. Bir insan düşünün ki şu fani dünyada edindiği tüm mal, mülk, şan ve şöhretiyle hava atmakta, şayet bu insan yüreğinde zerre miskal yüreğinde iman yoksa bu dünyadan bileti kesildiğinde tüm o suni ihtişam ve şaşaanın hiçbir kıymeti harbiyesi kalmaayacaktır. Öyle ya dünyada iken ne kadar adından söz ettirirse ettirsin şayet o insan iman bileti edinemeyip iman bileti alamadan kabre girdiğinde kabir azabının da beraberinde geleceği muhakkak. Kendisi açısından sadece kabir azabıyla bu iş bitse hiç yoktan iyi sayılır, tabii bunun devamı da var. Nitekim işin içinde dünyada iken kazanılan malın helal yoldan mı haram yoldan mı kazanıldığını hiç umursamadan adeta har vurup savuraraktan, hatta kazanılan mal ve mülkte herhangi bir kul hakkı var mı yok mu kaygısı taşımadan göçmenin bedeli olarak mizan terazisinin kurulduğu ruz-i mahşerde hesap vermekte var. Besbelli ki dünyada iken iç dünyasında iman hassasiyeti taşısaydı tüm bunlar başına gelmeyecekti. İşte bu nedenledir ki ahirete iman bileti alarak göç etmemiz şarttır diyoruz. Zira iman insanı, hem bu dünyada hem de ahrette ''Sultan'' eden kalıcı cevherdir. Bu nedenle Züleyha, Yusuf’un sarsılmaz imanı duruşu karşısında ''Allah'a itaatle köleler sultan olur, Allah'a isyanla sultanlar köle olur'' gerçeği ile yüzleşmiştir.

Evet, Ne mutlu imanla göç edenlere ki, fani dünyanın aldatıcı cazibesine kapılmaksızın son nefesinde kelime-i şehadet getirerekten Şeb-i Arus şerbeti içip öyle göç etmişler. Şayet insan, itaatkâr kul ise cennetteki makamını seyreyler, isyankâr ise cehennemdeki yerini görür. Bu yüzden Said Nursi Hz.leri ''Cennet ihsan-ı ilahiye, Cehennem adli ilahiyedir'' beyanıyla buraya işaret etmişlerdir. Kul, iman üzerine ruhunu teslim ettiğinde gök merdivenini görür. Hatta gök merdivenine inen çıkan meleklere vakıf olur bile. Resulûllah (s.a.v.) “Elbiselerin eskidiği gibi imanda kalbimizde eskir” (Taberani Mucan el- Kabirde rivayet etmiş) beyan buyurmuştur. Anlaşılan tevhid Allah'a kul olmayı gerektirmekte. Yani İman, itaati gerektirir. Amel ve ibadetle her gün imanımızı yeniler, yeniden dirilişimiz gerçekleşir. İmanı kemale erdirmek ise iki şekilde olur:

- Tasfiyeyi kal

-Tezkiyeyi nefs.

Bakın, İmam-ı Gazali bu konuda; ''Herkesin nefis ilmini bilmesi, nefsini tezkiye etmesi farzı ayındır'' beyanıyla kötülükleri tasfiye edip nefsimizi ıslaha teşvik etmektedir. İmanı kuvvetlendirmek için bu iki önemli unsura dikkat etmemiz icap eder. Madem öyle, nefsini bilen Rabbini bilir, hükmünce nefsi islah cihetine gidip kelime-i şehadet getirerek bu dünyadan göç etmek gerekir.

Zaten son nefeste kelime-i şehadet getirerekten göç etmek iman nurunun kemalat bulduğuna işarettir. Kemalat lafla olmuyor, imanda sebat edip nefse çeki düzen vermekle oluyor. Maalesef lafa geldiğinde mangalda kül bırakmayıp adeta yer gök inleterekten bir bakmışsın büyük davalardan söz edip aslan kesiliriz ya, oysa işin aslına baktığımızda söylediklerimizle yaşadıklarımızın birbirini tutmadığını görürüz. Hem kaldı ki güttüğümüz dava hangi dava o da tam belli değil. Malum ulvi davalar gibi süfli davalarda güdülebiliyor. Şayet dava imanda sebat edip nefse çeki düzen vermekse elbette ki o dava yücedir, yok eğer bunun tam aksine nefsin boyunduruğu altında köle olmaksa biliniz ki o dava süfli davadır. Şu bir gerçek hangi hal üzere yaşıyorsak, o hal üzere göç edeceğimiz muhakkak. Bir başka ifade ile bu dünyada ne ekiyorsak, onu biçeceğiz demektir. Bakın Gavs-ı Bilvanisi (k.s) ne buyuruyor:

“-Öyle ulvi dava sahibi insanlarla oturup kalkmalı ki; sözü dimağımızı, özü kalbimizi, hali de bizi Allah'a kavuşturur olsun.”

Olur ya meraktan kendi kendimize ‘Hani nerede öyle insanlar’ diyebiliriz pekâlâ. Nasıl ki bu dünyada kötüler varsa iyiler de var elbet. Yeter ki; iman abidesi diyebileceğimiz nitelikte ulvi şahsiyetleri arayıp bulmaya çalışılsın, Allah bir şekilde çeşitli vesilelerle arzu edilen şahsiyetlerle buluşturacaktır. Ki, Allah'ın hazinesi sonsuz, yeryüzünde iman abidesi salih insanlar eksilmediği müddetçe kıyamet kopmayacağına inancımız tam da. Kaldı ki Allah nurumu tamamlayacağım vaadi var. Dolayısıyla imanda sebat etmek için bize dost ve yardımcı olacak Salih zatları arayıp bulmak düşer. Malum, son Peygamber'in gelişiyle birlikte peygamberlik kapısı kapanmıştır, ama evliya kapısı öyle değil, yani yeryüzünde tek bir kişi Allah demediği ana dek kapanmayacaktır. Zaten ortada iman olmayınca dünyanın ayakta kalması anlamsız, dolayısıyla kıyametin iman etmeyenler üzerine kopması kaçınılmazdır.

Kur'an-ı Muciz'ül Beyan'da, çoğu kez Müminler ''Ey iman edenler...'' hitabıyla muhatap alınıp devamında “Allah'tan korkun, sadıklarla beraber olun'' (Tevbe 9/19) çağrısıyla uyarılırız da. Şayet bu çağrıya icabet edilirse ne ala, aksi takdirde haramileri dost edinip ahretimizi perişan etmemiz kaçınılmazdır. Dolayısıyla neydik edip Allah yolunda sadıklarla beraber olalım ki Allah’ın azabından emin olabilelim. Bakın Sahabe-i Kiram Peygamber meclisinde........

© Enpolitik