Hz. Ali’nin Çalkantılı Halifelik Dönemi
Malumunuz Hz. Ali (k.v), Allah Resulü (s.a.v)’in Allah’a vuslatının akabinde hilafet meselelerinin kendisinden habersiz şekilde görüşüldüğünden hareketle bir süre Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh.)’a beyat eylememişti. Besbelli ki, şayet vuslatın hemen akabinde beyat etmiş olsa, sevgili eşi Fâtıma annemizin üzüleceğini düşünerekten bu konuda altı ay sessiz kalmayı yeğlemiştir. Sonrasında ise malum Hz. Ali (k.v), daha fazla bu işi uzatmaksızın Ebû Bekir-i Sıddîk’in huzuruna varıp;
-“Elbette ki bu göreve en layık olan sensin. Doğrusu şimdiye kadar Allah Resulünün cenazesi daha henüz ortada iken halifelik görüşmelerinin benden habersiz yürütülmesinden dolayı beyat eylemeyi geciktirmiş oldum. Ama artık vakti zamanı gelmiştir, yarın inşallah mescitte herkesin huzurunda size beyat edeceğim” sözünü vermekle kendine yakışır bir tutum sergilemiş olur. Hatta Hz. Ali (k.v) sadece beyat etmekle kalmayıp gerek Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın halifelik döneminde olsun, gerekse Hz. Ömer (r.a)’ın halifelik döneminde olsun her ikisinin de devlet hizmetlerinde yar ve yardımcısı olmuştur. Hatta buna Hz. Osman (r.a)’ın halifelik dönemi de dâhildir. Hele bilhassa Hz. Osman (r.a)’ın halifelik dönemi çok çalkantılı geçmesine rağmen yine de ümmetin birliği ve dirliği için elinden ne geldiyse onu yapmaktan geri durmamıştır. Ancak ne var ki, tüm bu iyi niyetli çabaları halifenin etrafını saran sıkı Emevi asabiyeti dayanışmasına dayalı ağa takılıp bir türlü bu örgü ağını aşıp da fitne ateşinin alev almasına mani olunamayacaktır. Zira O’nun her defasında fitne ateşini söndürme girişimleri Halife Osman (r.a)’a karşıt tavır olarak gösterilmiştir hep. Ne diyelim Hz. Ali (k.v) bu ya, yine de hakkındaki dedikodulara aldırış etmeksizin yılmadan usanmadan Hz. Osman (r.a)’ın şehadet şerbeti içtiği ana kadar işi usuletle suhuletle çözmek için tüm gayretini seferber etmekten ondan esirgemeyecektir.
Tabii Hz. Osman (r.anh)’ın şehadet şerbeti içmesinin ardından bile sular bir türlü durulmayacaktır. Ama bu arada suların durulmasına yönelik bir an evvel halifenin tayin edilmesi gerekiyordu ki, bu hususta Basra’lılar Talha b. Zübeyr'in, Kufe'liler Zubeyr b. Avvâm’ın, Mısır'lılar ise Hz. Ali’nin halife olması için kapılarını çalmayı ihmal etmeyeceklerdir. Ancak kapıları çalındığında halife olmaları yönünde onları bir türlü ikna edemeyeceklerdir. Bu durumda ister istemez bu kez Sa’d b. Vakkas ve Abdullah b. Ömer’in kapıları çalınıp halife olmaları yönünde girişimlerde bulunulur. Maalesef bu girişimlerden de bir netice alınamaz. Derken en son çare olarak isyancılar, bu işi zorbalığa döküp;
-“Her kim ki; yarına kadar ashabın ileri gelenlerinden herhangi biri halife olarak ortaya çıkmazlarsa şunu iyi bilsinler ki boyunlarını vuracağız” tehdidinde bulunurlar.
Ashabın ileri gelenleri baktılar ki, işler iyice kızışıp sarpa saracak, ister istemez tüm bu kaotik keşmekeşlik hava içerisinde Ensar-Muhacir grubundan oluşan bir dayanışma topluluğunun aracı olarak tayin edip böylece Hz. Ali (k.v) en nihayetinde halifeliği kabul etmek mecburiyetinde kalır. Nitekim ertesi gün herhangi bir fazla hır gür çıkmadan mescitte ashabın büyük çoğunluğunun Hz. Ali (k.v)’e biat etmesiyle birlikte halifelik meselesi halledilmiş olur. Ancak meselenin halledilmiş olmasından sadece Mervan ve onun şahsında bir takım Emevi gruplar hazmedemediklerinin işaretini hemen alelacele Medine’yi terk etmekle göstermiş olacaklardır.
Peki ya Hz. Ayşe validemiz? Malumunuz o da, Hac dönüşü Hz. Osman (r.a)’ın şehit düştüğünü ve yerine Hz. Ali (k.v)’in halife olarak seçildiğini öğrendiğinde pekte sevindirik olmadığını etrafında Hz. Osman (r.a)’ın katillerinin cezalandırılmasına yönelik and içmiş gruplarla birlikte hareket ettiğini hissettirerek gösterecektir. Besbelli ki Hz. Ayşe validemiz otuz yıl öncesinde kendisine yapılan bir iftiranın acısını halen içinden söküp atamamış gözüküyordu. O yıllarda malumunuz Hz. Aişe annemize yapılan bir iftirada Hz. Ali (k.v)’in bizatihi Peygamberimiz (s.a.v)’in huzurunda ağzından çıkan bir cümlesinde;
-“Boşa gitsin, Allah sana daha hayırlı kısmet açar” sözlerini işittiğinde çok incinmiş olsa gerek ki, ona olan kırgınlığını halife oluşunun akabinde yapacağı bir takım hamlelerle hissettirecektir.
Birde meseleye Hz. Ali (k.v) açısından bakıldığında ise o artık seçilmiş ümmetin halifesi olması hasebiyle ümmetin menfaatine neyi yapılması gerekiyorsa O öyle hareket etmiştir hep. Ancak ne var ki, halifelik makamına oturur oturmaz ashabın ileri gelenleri tarafından Muaviye’ye şimdilik ilişilmemesi ve vali olarak yerinde kalması yönünde hemen kendisine sıcağı sıcağına teklif sunulur. Ve cevaben şöyle der;
-Şunu iyi bilesiniz ki, halifelik makamına itaat etmediği müddetçe kılıçtan başka bir çözüm yolu yoktur.
Böylece ortada ümmetin birliği ve dirliği söz konusu olduğu için halifelik içtihadıyla yeni tayin edeceği valileri elçi olarak görevlendirmek suretiyle yola çıkarır da. Nitekim Sehl b. Huneyf görev tebligatını alır almaz Tebük topraklarına doğru yol alır. Fakat onu yola revan olmuş halde görenler hemen kafasını karıştıracak ilk hamlelerini yapıp:
-“Ey yolcu! Nereye böyle, yoksa kanına mı susadın mı?” ikazında bulunurlar. Nitekim bu kafa karıştırıcı çağrılar etkisini gösterince, Sehl b. Huneyf o anda Muaviye’nin........
