We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Dünya Fani Ahiret Baki

3 2 0
03.07.2019

Hz. Mevlana, irşad edicilerin önemini şöyle dile getirir: ''Mürşidim Hakk'ın kapısıdır. Zira Hakk'a onunla vasıl oldum.''

İşte bu veciz sözden de anlaşıldığı üzere Hakka vasıl olma da Mevlana’ya mürşidi rehber olmuştur. Hele işin ucunda ruh söz konusu olunca rehber eşliğinde yola çıkılması gayet tabiidir. Çünkü iç dünyamız ruhla bağlantılı olduğu için sonsuzluğa vurgundur. Bu yüzden sürekli ötelere kanatlanmak isteyecektir. Dolayısıyla bu yönüyle Gönül Sultanlarının rehberliğine ihtiyaç hâsıl olacaktır.
Peki ya dış dünyamız? Malum dış dünyamız bedenle ilişkili olduğundan beşeri münasebetler ancak bir yere kadar sürdürülebilmekte. Keza beden sağlığı da öyle olup ancak Tıp Doktorlarının rehberliğinde bir yere kadar zinde tutulabilmekte. Bir noktadan sonra vade dolduğunda naçiz bedenimiz elbette ki toprak olacaktır. Buradan şu sonuca rahatlıkla varabiliyoruz; bedenimiz eninde sonunda toprak olmaya mahkûmken, ruhumuz ise tam aksine ebediyete kanatlanmak için vardır. Hele bir insan elden ayaktan düşmeye dursun ister istemez bir gözü toprağa bakarken, diğer gözü de göç edeceği ebedi yurda bakacaktır. Böylece insanoğlu ‘Dünya fani, ahret baki’ gerçeği ile yüzleşmiş olur. Madem öyle, ecel kapıya dayanmadan fani olana değil, baki olana talip olmak gerekir. Hem fani olandan kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Baksanıza yaşadığımız şu dünya sathında hangi tür nesne varsa bir bakıyorsun bize ancak bir yere kadar fayda temin sağlayabiliyor, sonrası malum ecel kapıya dayandığında tüm faydalandığımız kazanımları geride bırakıp kara toprağa sadece beyaz kefenimizi götürebilmekteyiz. Dostlarımız ise sadece mezara kadar gelebilmekte, ondan ötesi bilgimizin dışında zaten. Neyse ki toprak zengin fakir ayırd etmeden herkese eşit muamele etmekte. Yani zengini de fakiri de bir tutup yok etmekte. Peki, yok olan veya çürüyen sadece bedenler mi, elbet kıyamet günü geldiğinde buna dünya ve dünya içindekilerde dâhil olacak. Ruh ise her daim varlığını sonsuzluğa adayıp baki kalacaktır. Bir başka ifadeyle beden yaratılış gereği toprağa meyilli iken ruh ise melekût âlemine meyillidir. İşte var olmak ve yok olmanın bu dünyada ve öteki âlemde karşılığı nedir diye sual edildiğinde cevaben; beden ve ruhtur dersek doğru cevaplandırmış sayılırız. Çünkü ruh bu dünyada sadece konuk olduğu bedene soluk olmak için vardır, can bedenden çıktığında ise berzah âleminde kendini beklemeye alacaktır. Ta ki sur üflenip kıyamet koptuğunda tekrar ait olduğu bedene rücu edip birlikte dirilişe geçeceklerdir. Öyle anlaşılıyor ki, beden tek başına bir anlam ifade etmiyor, ruh varsa beden var demektir, yoksa bir hiçtir. Unutmayalım ki asıl maharet ruhtadır, o halde ha gayret deyip ruha kuvvet vermek gerekir. Aksi halde ne dünyada ne de ahirette huzur buluruz.
Fethedilecek tek kale varsa o da kendimiz. Bunun yolu da malum, ruhumuzu kuvvetlendirmekten geçiyor. Hele ruh kuvvet bulmaya bir görsün 'Kesretten vahdete' yol almak çok daha kolay olacaktır. Ama nasıl? Hani bir yerden bir yere göç ettiğimizde mutlaka bir rehbere ihtiyaç duyarız ya, aynen öyle de ruhu kuvvetlendirmek içinde mutlaka takviye güç diyebileceğimiz ilmiyle amil olmuş rabbani âlimlerin kılavuzluğuna ihtiyaç vardır. Buna mecburuz da. Çünkü yol bilenle ancak kat edilebiliyor. Kılavuzsuz yola çıkanın çok önceden hangi risklerle karşılaşacağını kestirmesi çok zordur. Her an karşısına haramiler çıkabilir. İşte bu noktada rabbani âlimler insanlığın ruhi susuzluğunu giderecek ışık fenerleri olurken, haramilerde tam aksine ruh karartıcılar olarak insanlığın karşısına çıkmakta.
Bilhassa ahiret yolculuğunda dikkat edeceğimiz hususlardan olmazsa olmaz diyebileceğimiz şart tek başına yola koyulmamaktır. Aksi halde çobansız sürüyü kurt kapacağı muhakkak. Mutlaka bir mürşid rehberliğinde yola koyulmak gerekir ki, yolda kurda kuşa yem olunmasın. Hani derler ya, danışan dağı aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış, aynen öylede pusulasız yola çıkanın şaşa kalacağı muhakkak. İşte Yunus duymuştu ki Anadolu insanı akın akın habire dergâhlara akıyor. Yunus’un elbette ki bu duyuma kayıtsız kalması düşünülemezdi. Tabii Yunus sorup soruşturur sonunda Tekkenin yolunu bulur da. Ancak dergahta kendisine “Buğday mı istersin, himmeti mi” denildiğinde buğdayı tecih edecektir. Ta ki bu tutumu buğdayı yüklenip ileride bir mağarada ruhuyla başbaşa kaldığı ana dek sürecektir. Derken büyük bir pişmanlık duygu içerisinde tekrar dergahın kapısına dayanacaktır. Şeyh bu kez “Himmet vermek bizden geçmiştir, senin artık nasibin Sakarya illerinde Tabduk Emre’nin elindedir, var git onun kapısına” diyecektir. Gerçekten de işaret edilen yeri bulduğunda “Senin dergâhına eğri odun yaraşamaz” derecede gönlü Tabduk’la çağlayıp ruhunun susuzluğu giderilir de. Keza Mevlana’da arayışa koyulduğunda ‘hamdım, piştim, yandım’ diye özetlenebilecek üç aşamada gönlü Şems-i Tebrizi ile çağlayıp böylece ruhunun susuzluğu giderilmiş olur.
Peki, Yunus, Mevlana iyi hoşta, bu arada günümüz insanının ruhi susuzluğu nasıl giderilebilir ki? Takdir edersiniz ki bu soruya cevap vermek pekte kolay olmasa gerektir. Çünkü cevaptan çok günümüz insanının her şeyden önce tasavvufa olan olumsuz ön yargılarının kırılmasının yanı sıra birde ikna edilmesi gerekir. İşte bu ikisinden birinin gerçekleşmediği müddetçe ruhun susuzluğunu gidermekten dem vurmak abesle iştigal olacaktır. Düşünsenize tarihten bugüne Müslüman toplumların geçirdiği onca tasavvufi engin birikime rağmen günümüzde bir bakıyorsun ‘ruhun susuzluğunu gidermekte neymiş’ denilip tasavvufi hayatla alay edilebiliyor. Nitekim bir adam çıka gelip günümüz insanına “falanca adam velidir” dese hemen şüphe gözüyle bakılıp git işine denilecektir. Ya da bunun tam tersine biride çıka gelip ‘falanca adam hırsız, üçkâğıtçı, zalimdir’ dediğinde hemen sorgusuz sualsiz tasdik edilip beraber çekiştireceklerdir. Aslında güler misin ağlar mısın bilinmez ama geldiğimiz nokta bize tamda eksen kaymanın ne demek olduğunu gösteriyor. Öyle bir eksen kaymasına uğramışız ki, değerlerimiz altüst durumda. Baksanıza Ariflerin bir zamanlar dillendirdiği “Her gördüğünü Hızır bil, her geceyi Kadir bil” öğüdü yerine şimdilerde “Her gördüğünü üçkâğıtçı bil, her geceyi zifiri karanlık gör” şeklinde bir sapkın anlayışı öğüt edinir olduk. Doğrusu bu durumumuza şaşmamak elde değil. Hadi bizim kendi içimizde ki çelişkilerimiz neyse de ya elin adamı bize ders vermeye kalkıp da “Sizin ceddiniz eskiden Allah, Peygamber, Sahabe ve Evliya sohbeti yapanları baş tacı yapardı, kıraathanelerini ise okuma haneleri olarak bilirdi, sizler ise şimdi başka başka tellerden çalıyorsunuz” diye hatırlatmada bulunursa asıl o zaman neydeyiz biz. Her halde utancımızdan küplere binip şaşkın ördek oluruz gibi. Nasıl şaşkın ördek olmayalım ki, gerçektende her halimiz gayet net ortada gözüküyor. Baksanıza geleneksel çay ocaklarımızı bile kahvehane ismiyle değil ‘cafe‘ ismiyle anılmakta, üstelik birahane ve........

© Enpolitik