DR. AHMET TEVFİK OZAN HAKK’A YÜRÜDÜ |
“Bir merhaleden güneşle deryâ görünür,
Bir merhaleden her iki dünya görünür,
Son merhale bir fasl-ı hazandır ki sürer;
Geçmiş gelecek, cümlesi rü’yâ görünür.”[1]
İnsan; “yetîm-i akran” olmanın ne demek olduğunu, gün akşama yaslanınca çok daha iyi anlıyor. “Hayata berâber başladığımız”[2] dostlarla yollarımız bir bir ayrılıyor. 70’li yılların o çok zor şartlarında “Dîn ü devlet, mülk ü millet” için mücâdele bayrağını birlikte yükselttiğimiz arkadaşlarımız;
Gelir bir bir, gider bir bir, kalır Bir;
Gelen durmaz, giden gelmez bu bir sır.”[3]
hükmünce birbiri ardından Âhiret Yurdu’na göçüyor.
“Onlar” diye tesmiye ettiğimiz; başı dik, alnı ak ve sevdâsı Hakk olan, “Kevser akan ‘Gül’ kokan”[4]; Anadolu’nun alın teri, “Bu Ülke”nin “yerli”leri, Türk’ün yürek sesi, Türk Dünyası’nın beşik kertmesi ve ideâlizmin son efsânesi olan “Bizim Çocuklar” da artık gönül semâlarımızdan bir yıldız gibi kayıp gidiyor. Bu dünya hayâtına vedâ edip “Meçhûle giden bir gemi”ye[5] binen gönüldaşlarımız “Gittikçe Artan Yalnızlığımız”a[6] yeni bir yalnızlık daha ekliyor…
“Kûs-i rıhlet”[7] çalınca, sararan yapraklar düşüyor dalından. Bizler; eksik günlerimizi tamamlamayı beklerken, vakti gelenler hicret ediyor bu hayat masalından. Fuzûlî’nin:
“Gelin ey ehl-i hakîkat, çıkalım dünyadan
Gayrı yerler görelim, özge safâlar sürelim…”
dizelerinde ifâde ettiği gibi; ten kafesi açılırken; can kuşu hürriyete kanat çırpıyor, gemilerin geçmediği sonsuz bir ummâna yol alıyor… Güneş gurûb ediyor, zaman birden kırılıyor ve âniden Bâkî Âleme bir kapı açılıyor. Herkes için, gün batıyor, söz bitiyor, kalp duruyor, ibre sona vuruyor… Âdemoğlu; kaçınılması aslâ mümkün olmayan başlangıcın sonuna ya da sonun başlangıcına vâsıl oluyor ve geriye “ömür” denilen “Yerin üstünde görüp geçirdiğimiz rü’yâ”[8] kalıyor… “Her başlayan bitiyor, her gelen gidiyor, her yeni eskiyor, her tâze bayatlıyor, her yaşayan ölüyor, her şey zevâl buluyor ve sâdece ezelî ve ebedî olan Allah bâkî kalıyor.”[9]
Dede Korkut’un; “Gelimli gidimli dünyada, son ucu ölümlü dünya” diye ifâde ettiği bu fâni hayatta ölüm, “..Her nefsin mutlaka tadacağı..”[10] ve inkârı katiyen mümkün olmayan apaçık bir hakîkattir. Ölüm; ölümün öldüğü ebedî bir âlemde yaşanan rûhî bir hayattır. Ölüm, inancımıza göre sayılı nefeslerimize son noktayı koysa bile, ebedî dünyaya vâsıl olmamızı sağlayan bir mukadderattır. Ölüm; “..İnnâ lillâhi ve-innâ ileyhi râci’ûn..”[11] emr-i İlâhî’sine icâbet etmekle başlayan bir vuslattır. Ölüm; Âhiret hayatının başlangıcı olan berzâh -kabir- âleminin giriş kapısında ölümsüzlük için alınan bir berattır. Ölüm; her lahzâ kendisini bize hatırlatan, ama bizim bir türlü idrâk edemediğimiz “En büyük vâz ü nasîhattir.” Ölüm, duymak istemesek de duymak mecbûriyetinde olduğumuz bir nidâdır. Ölüm, “vakitsiz geldi” desek de; boyun eğmek mecbûriyetinde kaldığımız bir vedâdır. Ölüm; herkesin ödemek mükellefiyetinde olduğu bir borcu edâdır. Ölüm; “Ta haşre kadar sürecek / Bir şeb-i yeldâdır.”[12] Ölüm, aslında bir “elvedâ” değil, yeni bir hayâta “merhabâ”dır…
İşte; “Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!”[13] diyerek can emânetini teslim etmek ve ölümsüzlük diyârı olan vatan-ı aslîsine kavuşmak için Dr. Ahmet Tevfik Ozan da bir mübârek Cuma günü “Ircı’i!”[14]* emrine icâbet etti… Ozan; bir şiirinde;
“Şâir ne ki hüzün, akşamla giden ömre yanarsın?
Gurûbunda güneşin, bin sabah müjdesi var!
Sen hasret pınarıyla Sevgili’ye kanarsın
Ve sana kabristanlar; kış da, binlerce bahar!..”[15]
dediği ve “Ölüm şerbetiyle bize can gelir”[16] dizesiyle vasfettiği Bâkî Âlem’de yeniden hayat bulmak için Hakk’a yürüdü.
Ahmet Tevfik Ozan, şâirin;
“Kurulu yayımdan çıktım,
Ok olur Sana gelirim.
Var olmak bu ise bıktım,
Yok olur Sana gelirim.”[17]
dediği gibi; 15 Ocak 2021 tarihinde, bir Elazığ ağıtında; “Can ağrısı tesir etti koluma”[18] diye târif edilen ânî bir kalp krizi neticesi dünya misâfirliğini tamamladı ve bir ikindi güneşi gibi birdenbire gurûb etti. O; yıllar önce yazdığı bir şiirinde ölümü;
“Ölüm, sen kar mısın şerbet tasında?
Sılada yârmısın gurbet yasında?
Ak oldun saçımda taşıdım seni
Bir çiçek nar mısın dert ortasında?!..” [19]
diye târif etmiş ve “Kanadına gök değmemiş güvercinlerin”[20] yurduna sefer edeceğini dizelere dökmüştü. O; fâni dünyada bir yudum su içmektense, Cennet bahçelerindeki Kevser dolu şadırvanlardan kana kana nûş etmeyi arzuladı ve dünya zahmetinden Allah(c.c.)’ın rahmetine hicret ederek Rahmet-i Rahmân’a kavuştu.
O’nun “Sonsuzluğun Sâhibi”ne[21] ulaşması, Sâdi Şîrâzî’nin;
“Öyle bir ömür geçir ki olsun;
Mevtin sana hande, halka mâtem”[22]
dediği gibi ona vuslat, bize hicrân oldu. Ahmet Tevfik Ozan; Cuma namazı sonrası medfûn olduğu Harput Mezarlığı’ndan, hâl diliyle;
“Bu dünyadan gider olduk
Kalanlara selâm olsun…”[23]
derken, onu tanıyan ve hakkında istisnâsız hüsn-i şehâdet eden herkes; gözleri terleten bir melâl ve hazin bir teessür içinde kaldı. Çünkü Dr. Ahmet Tevfik Ozan, bizim; îmanına, ihlâsına, irfanına, insanlığına, ideâlistliğine, dürüstlüğüne, vatan ve millet sevdâsına her iki cihanda şâhitlik edeceğimiz kelimenin kâmil mânâsıyla bir güzel insandı. Yüce Rabbimiz, Mahşer günü onu da bize şâhit kılsın inşaAllah…
O; ismiyle müsemmâ, özü güzel, sözü güzel, yüzü güzel, gönlü güzel, istikâmet sâhibi muttakî bir Müslüman, ruhunun bütün hücrelerine kadar Türk, Yusufiyeli çilekeş bir alperen, bir ömür “Türk-İslâm Ülküsü” için alın, zihin ve gönül teri döken çok kıymetli bir şâir, hâzık bir hekim, vefâlı bir dost, kadirşinas bir ağabey, kültür çağlayanı bir deryâ dil, millî düşünce ufkuna sâhip bir münevver, sağduyulu bir Anadolu insanı, bu toprağın değerlerine yürekten bağlı bir ehl-i dil, nesli tükenmeye yüz tutan bir ahlâk numunesi, her hâliyle bir karakter âbidesi ve “Gül” kokulu bir El-Azîz beyefendisiydi. O; ömür defterinin her sayfasını; Muhabbet-i Rasûlullah, Muhabbetullah, Mârifetullah ve Aşkullah ile kaleme alan, “Sünnet sancağındaki îman” ve “Rahmet kucağındaki Sübhan yazısı”nı[24] rûhunun bütün hücrelerinde duyarak ömrünü tamamlayan, ‘Allah (c.c.) hatırından daha üstün bir hatır, vatan ve millet menfaatinden daha âlî bir menfaat’ olmadığını hâl-i hayâtında ortaya koyan ve hayatını îmânına şahit tutan altın kalpli bir gönül adamıydı...
* * *
Dr. Ahmet Tevfik Ozan, 1953 Elazığ / Harput doğumlu olup; ilk, orta ve lise öğrenimini memleketinde tamamlamış ve 1971 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanmıştır. Bizim neslin çok iyi bildiği gibi 70’li yıllar; Türkiye’de zemheriden başka bir mevsimin yaşanmadığı, Rusya’nın aziz Türkiye’mizi Sovyetlerin bir uydusu hâline getirebilmek için çok sinsi plânlar ve tehlikeli oyunlar tezgâhladığı yıllardı… 70’li yıllar Türk milletinin ateşle imtihan edildiği, anarşinin ve ölümün kol gezdiği, ülkemizin bir komünist ihtilâlin kucağına doğru sürüklendiği, zaaf içindeki devletin olanları sâdece seyredip hiçbir şey yap/a/madığı kan ve barut kokulu yıllardı… 12 Eylül öncesindeki yıllar; fakülte ve yüksekokulların özerkliğinden istifâde eden ve dış güçler tarafından desteklenen komünist teröristlerin üniversiteleri bir anarşi üssü yapmak ve birer “kurtarılmış bölge” hâline getirmek için ideolojik amaçlı işgallerin, boykotların sahnelendiği ve “Devrim kanla yazılır” çığlıklarının zirvelere çıktığı yıllardı. Namluların kan kustuğu “siyah beyaz bir cinayet filmi” olan 70’li yılları şâir, şimdiki genç nesillere;
“Tepelerden kanlı aylar doğardı,
Dev ömürler bir namluya sığardı,
Saçlarımız bir gecede ağardı,
Sizler o günleri bilemezsiniz…
Gökler yağlı duman gibi pusardı,
Dağlar hançerlenmiş gibi susardı,
Yedi yönde yedi boran eserdi,
Sizler o günleri bilemezsiniz…”[25]
dizeleriyle anlatıyordu. Devletin acziyet içinde olduğu ve ülkemizin ateş çemberinden geçtiği 1970’li yıllar; millî ve mânevî değerlerine bağlı fakir Anadolu çocuklarının; üniversite tahsili yapmak için büyük şehirlere geldiği, hem öğrenimlerine devam etmek, hem de vatan ve bayrak düşmanı şer odakları karşısında yer almak için, Ahmet Yesevî(k.s.)’nin nefesiyle tüttürülen “Ocak”larda buluştuğu, îman dâvâsı ve vatan müdafaası uğrunda taşın altına sadece elini değil; hem bileğini, hem de yüreğini koyduğu yıllardı… O yıllar; Türk milletinin mukadderatını mukaddes bir emânet olarak “avuçlarında bir kor gibi taşıyan” ve şâirin; “Dağlar gibi gençlerdi, âlemde perişân oldular” dediği ülkücü gençliğin; her türlü emperyalizme karşı Türk milliyetçiliği fikrini savunmak, Türkiye’nin Afganistan olmasını önlemek, son bağımsız Türk Devleti’ni yıktırmamak, Ezân-ı Muhammedîye’yi dindirmemek, Ay Yıldızlı bayrağımızı göklerden indirmemek, millî bir şuur ve fiilî bir savunma hattı oluşturarak aziz vatanımıza sâhip çıkmak, için ülkücü hareketin içinde yer aldığı yıllardı… O yıllar; -şimdi artık birilerine “hikâye” gelen, fakat o zor günleri yaşayanların çok iyi bildiği gibi- “fakültelerin birer kızıl karargâh olmasını önlemek” ve “öğrenimlerine devam edebilmek” için milliyetçi-ülkücü gençlerin kızıl saldırılara karşı genç bedenlerini siper ederken, baharlarımıza kan damlayan çok çileli yıllardı… O yıllar; yaşıtları, kendi gelecekleri için tozpembe hayâller kurup, “oyunda, oynaşta” günlerini gün ederken, Türk milliyetçilerinin; Allah (c.c.), vatan ve bayrak aşkıyla gençliğini, okulunu, istikbâlini, kanını ve canını fedaya hazır olduğu, bütün ülkücülerin hedef tahtasına konulduğu, “Onlar”ın Türk-İslâm Ülküsü’nü savunduğu için; kurşunlandığı, yaralandığı, şehit edildiği, işkenceyle ve cezâeviyle imtihan edildiği yıllardı…
1971 yılında tıp eğitimi için Elazığ’dan Ankara’ya gelen, millî ve mânevî duyguları çok yüksek olan Ahmet Tevfik Ozan da Ülkücü Hareketin ön saflarında yer alıyordu.1974 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrenci Derneği Başkanı olan Ahmet Tevfik Ozan; “öğrenci olayları” (?!) sebebiyle tutuklanarak 6 yıl mahkûmiyet almış ve Ankara, Kırşehir, Niğde hapisânelerinde, Medrese-i Yusûfiye’deki ülkücülere cezaevi başkanlığı yapmıştı.
1973 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanmış olan fakir de, ismen tanıdığı Ahmet Tevfik Ozan’la iki genç ülkücü tıbbıyeli olarak, onun Ankara Ulucanlar Cezâevi’nde yattığı yıllarından itibaren mektuplaşmaya başladı. Bu gıyâbî dostluk, fakirin 1979 yılında Erzurum Tortum’da hekim olarak mecbûrî hizmet yaptığı dönemde vicâhiye çevrildi. Gönül frekansımız ve ülkücülük anlayışımız bire bir aynı olan bu güzel insanla irtibâtımız kırk yıldır artarak devam etti. Ahmet Ağabeyle; Erzurum’dan Kayseri’ye, Kayseri’den Elazığ’a, Elazığ’dan Yozgat’a uzanan ve Hakk’a yürümesine kadar devam eden kalbî muhabbetimiz hiç eksilmedi…
Ahmet Tevfik Ozan;1978 yılında cezasını tamamladı ve serbest bırakıldı. Hacettepe’de başlayan tıp eğitimine, Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde devam etti. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra yine sorguya alındı ve bir süre Mamak Askeri Cezaevinde tutuklu kaldı. 1971 yılında Ankara’da başladığı üniversite eğitimini, “üç ayrı tıp fakültesinde” ikmâl etti ve 1986 yılında Erciyes Üniversitesi Gevher Nesibe Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. İlk görevine Balıkesir İl Sağlık Müdürlüğünde başladı. Bilâhare Erzurum’daki tabip asteğmen olarak askerliğini bitirdi. 1990-93 yıllarında Kayseri İl Sağlık Müdür Yardımcılığı görevinde bulundu. O yıllarda Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü’nde -fakirle birlikte- doktorasını tamamladı. 1995 yılından itibaren de yardımcı doçent unvanıyla Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi oldu. Fırat Üniversitesinin Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı ile Tıp Fakültesi Deontoloji Anabilim Dalı Başkanlığı görevlerini yürüttü ve 2020 yılının Eylül ayında da emekli oldu. Ve 15 Ocak 2021 Cuma günü geçirdiği bir kalp krizi sonucu Âlem-i Cemâl’e vuslat için Hakk’a yürüdü.
Meslekî çalışmalarının dışında, çok önemli bir şâir ve yazar olan, resim ve desen sanatıyla da iştigâl eden Dr. Ahmet Tevfik Ozan, çok yönlü bir erbâb-ı kalemdr. Şiire lise yıllarında başlayan Ahmet Tevfik Ozan’ın, 1977 yılından itibaren başta Türk Edebiyatı, Töre, Doğuş, Boğaziçi, Devlet, Hasret, Dîvan, Yağmur, Erciyes, Kültür Sanat, Yeni Düşünce, Konevi, Erguvan, Hedef, Gözyaşı, Mina, Çağrı, Nîzâm-ı Âlem, Ana ve Gergef gibi dergilerde üç yüzü aşkın şiiri neşredildi. Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde de makale, desen ve karikatürleri yayınlandı. 1994 yılında Struga Şiir Akşamları’na Türkiye’yi temsilen katıldı.........