We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Üç Tarz-ı Tefekkür II: Fars Aklı ve Şiî Müslümanlık Tasavvuruyla Özdeşleşmesi (Ne Derece Tutarlı?”

4 1 0
04.05.2022

İlk yazıda İslamiyetin ilk dönemlerini, ilk kırgınlığın yol açtığı iç çatışmalara/kırılmalara değinmiştik

“Benu Saide gölgeliği” diye bilinen mekandaki ilk kırgınlığın Hz. Ebu Bekir’in şüpheli (zehirlenme riski) vefatı, sonraki üç devlet başkanının şehadetiyle ve yaşanılan iç savaşlarla kırılmaya dönüşmesi ve Emevî Karşı Devrimine karşı Hz. Ali ve taraftarlarının (Şîa) direnişleriyle eş zamanlı Fars Aklı devreye girer.

Burada temel sorun şudur: Arap Aklı’nın Şiî Müslümanlık tasavvurları Mezhepler Tarihi açısından malumken, nasıl oluyor da, Fars Aklı’nın Müslümanlık tasavvuruyla dünyaya Şiîlikle özdeş bir şekilde sunulmaya başlamıştır?

İlhanlı, Akkoyunlu, kadim Sâsânî devlet geleneğini devşiren Şah İsmail’in sistematik bir şekilde Sünnî öğretiden on iki imam Şiî öğretisine geçişine dikkat edilerek incelendiğinde bu özdeşleşmenin tutarlı olmadığı anlaşılır. Bu açıdan günümüzde İran’da kullanılan para (Tümen) Şah İsmail tarafından bastırıldığı, onun iktidara geldiğinde İran coğrafyasında Sünnîliğin baskın olduğu, aldığı çok sert tedbirlerle Şiî İmâmiyye öğretisine geçildiğini, sarayda Azerbaycan Türkçesi, bürokraside Farsça kullanıldığı sürecinin günümüze olan etkileri araştırılmalıdır. Böylece günümüzde İslam dünyasındaki ekonomi-politik savaşlara Şiî-Selefî (Sünnî diye sunulmasının hiçbir tutarlılığı yok) çatışması diye meşruiyet aranmasın tarihsel temelleri de ortaya çıkacaktır.

Bu açıdan biz, Mezhepler Tarihini “Siyasal Bilgiler Tarihi” gibi okuduğumuzda ilk dönemdeki siyasî -fikrî-itikadî fırka ve hizipleri sözcük anlamıyla öğretilerini iktidar kılmak isteyen günümüz partileri gibi düşünebiliriz. Bu çerçevede, Arap, Fars ve Türk Akıllarının ürettiği Müslümanlık tasavvurlarının merkezi noktası, Abbâsî Sünnî- Fâtimî-Büveyhî Şiî (İsmâilî-İmâmiyye) gerilimi ve bunun sosyo-politik alana yansıması olarak görülebilir.

Burada tekrar soralım; Fars Aklının diğer Arap Şiî tasavvurlarını baskılayarak Şiîlikle kendisini özdeleştirmesi ne derece tutarlıdır? Veya Arap Aklının Selefîlik diye kendinî güncellemesi için bu ayrımı “gerekli bir öteki” sağlama açısından önemsenip, diğer Arap Şiî tasavvurlarının gündeme getirilmemesinin anlamı nedir? Yahut Ali Şeriati’nin ifadesiyle söyleyecek olursak, Ali/Al Şîa ile Kara/Safevî Şîası arasındaki farkın temellerini, Emevî (Arap) Sünnîliği ile Safevî (Türk) Şiîliğini İran’daki güncel izdüşümleri olduğunu düşünürsek, Pers, Türk ve Rus Akıllarının bölgedeki ekonomi politik mücadelelerine nasıl yansır?

Başka bir ifadeyle Şeriati’nin “Mezhep ve Millet montajı” dediği Safevî (Türk) Şîası anlamak için Şah İsmail’in Osmanlı ile çatışmalarına dinî meşruiyet arama çabalarını Türkiye Cumhuriyeti ve İran arasındaki ilişkilerde sürdürülmesinin tutarlılığı nedir?

Türkiye ve Azerbaycan arasında böyle bir sorun olmadığı Karabağ çatışmaları sürecinde daha net belli oldu. O halde, günümüzde Arap aklının Selefîlik, Fars aklının ise Şiîlik üzerinden meşruiyet sağlamaya çalıştığı bölgesel çatışmaların hasarını azaltarak toplumsal (asabiyet) bilinçliliğimizi güçlendirmek mümkündür. Çünkü nesep (Türk) bağımız ve sebep bağımız (İslamiyet) merkeze alıp; dinimizin yaşanmasında tercih edilen yol (mezhep) farklı olmasının yönteme dair olduğunu “iki devlet, tek millet” ilkesiyle vicdanlarda karşılık buldu.

Arap ve Fars Şiîliği

Safevî (Şiî) ve Osmanlı (Sünnî) çatışması üzerinden günümüz Türkiye’sine aktarılmaya çalışılan ve ülkemizin Selefî-Şiî ekonomi politik çatışmalarında taraf olmaya yönlendirilmesinin tutarsızlığı anlamak için Arap Şiîliğinden biraz bahsedelim. Çünkü İslam dünyasındaki Şiî-Pers/Fars Aklı özdeşliği aslında Şeriati’nin deyimiyle, Ali Şîası, Safevîlerle birlikte kurum Şîa’sına dönüşmesinin İran İslam Cumhuriyetindeki devamıdır. Bu zafer gibi gözükür ama temelde iflastır. Çünkü Safevîler, ona göre, ırkçı düşüncelerini Şîa kisvesi altında gizleyerek birlik olmayı savunan Şiîliği ayrılıkçı bir mezhep hâline getirmişlerdir.

Tarihte bu gerilime düşmemiş Şiî devlet olarak Hamdanileri hatırlamak bu noktada önemlidir. Kuzey Suriye ve Kuzey Irak hüküm sürmüş, Musul Bağdat ve Mardin şehirlerini önemli merkezler haline getirmiş, Maraş’ı Bizanslılardan geri almış Seyfü’d-Devle ve İmâmiyye Şîası’na mensup olmakla beraber Sünnîler’e karşı hoşgörülü davrandıklarını biliyoruz. İslam Felsefesi açısından önemini söyleyecek olursak, Fârâbî’nin Kitâbü’l-Eġānî adlı eserini takdim ettiği; Hallac’ın büyük itibar gördüğünü söylemek yeterlidir. Nitekim Hamdaniler 905-1004 yılları arasında Musul ve çevresiyle, edip, şair ve âlimler Halep’i bir kültür merkezi haline getirmişler, dönemlerine “asru’z-zehep” yani altın çağ da denilmiştir.

Bu husus önemli, çünkü Şiî ve Sünnî şeklindeki ayrım, Müslümanlığın yaşanmasına dair kategorik bir sunum olduğu, bir arada barış içinde yaşadığının da göstergesidir. Ama ekonomi-politik çatışmalara meşruiyet zemini olarak kullanılmak istenilince Arap-Fars ve Türk (Safevî örneğinde olduğu gibi) Şiîlik çatışma dilinin ayracı olarak kullanılabilmiştir.

Bu bağlamda öncelikle Arap ve Fars Akılları ve Müslümanlık tasavvurları üzerinde duralım. Ana hatlarıyla Hz. Hasan’dan Arap Şiîliğinin, Hz. Hüseyin üzerinden Pers Şiîliği teşekkül etmiş,........

© Enpolitik


Get it on Google Play