TÜRK METAFİZİĞİNE ÖNDEYİŞ |
Kant’ın “Gelecekte Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek Her Metafiziğe Prolegomena” eserine mi öykünüyorsunuz diyebilirsiniz başlığı okuyunca. Felsefeyi yolda olmak, filozofları da yoldaş olarak görünce, dünyanın seçkin zekâlarının eserlerini okuyarak onlarla sohbet ediyorum ve ilham alıyorum.
Yüksek lisans ontoloji teorileri, doktora da İslam felsefesinin özgünlüğü dersinde klasik filozoflardan hareketle “metafiziğin felsefi bir teoloji mi? yoksa bir ontoloji mi? yoksa her ikisi mi?” merkezli müzakereler yaptık dönem boyunca.
Felsefi teoloji ile vahyedilen teoloji arasındaki uyumu ya da karşıtlığı, bir başka deyişle bir yanda felsefenin özü ile diğer yanda kelam spekülasyonu arasındaki uyumu belirlemesi açısından bu tartışmaları önemsiyoruz.
Ulaştığımız (ham da olsa) verileri sosyal medya ile müzakere açıyoruz, bu bir risk ama yayımladığımız bütün metinleri önce bizimle master ve doktora yapan arkadaşlarla müzakere ediyor, sonra bir bilimsel ortamda sunuyoruz. Aşağıdaki satırlar gibi dokusu biraz daha rahat ve günlük hayata gönderme yapan bir uslubla kısa yazılar halinde yayımlıyoruz, sonra eğer gelirse eleştirileri alıp, onlara da dikkat ederek dipnotlu, kaynakçalı akademik bir metin metne dönüştürüyoruz.
Son değerlendirme oturumu/dersi (31.12.2025) sonrasındaki şu paylaşımı yaptım: “Ural Altay dil grubuna ünsiyet, Türk Cihan Mefkûresinin teorik temellerine işaret edebilir mi?” sorusunun müzakeresiyle bu dönemi kapatıyoruz.
Fârâbî’nin Erdemli toplum tasavvurunu, Kaşgarlı’nın adalet tasavvurunu, Kınalızâde’nin yüzyıllar sonra bir üst aşamaya geçirilerek, erdemli (bir dünya) devletini (Türk Cihan Mefkûresi) gerçekleştirenlerin Türkler olduğunu vurguluyoruz. Kanûnî dönemi, bunun hukukla da temellendiriyor, buradaki temel figür Ebu’s-Suud, o da Çorumlu dermişim diyerek bir gülümseyen yüz simgesi yerleştirmiştim.
HİTÜ Çorum Mektebi olarak biz bu süreci ”Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” açısından yani “Orta Asya’dan Türk olarak gelip Türk kalmamız ve bu göçle de bir Akdeniz’i bir Türk Gölü haline getirerek, özelde Türk-İslam, genelde Akdeniz medeniyeti vücûda getirmek diye okuduğumuzu biliyorsunuz artık. Anadolu Kazaskeri Kınalızâde Ali Efendi’nin Kanûnî Sultan Süleyman dönemi Osmanlı devletini Fârâbî’nin “medîne-i fazıla”sının gerçekleştirdiğini söylemesini Türk Cihan Mefkûresi’nin temalaşması olduğunu belirtiyoruz.
Ön Asya/Anadolu’nun jeo-politik konumu ve kültürel birikimi bu göç yollarına bakıldığında ortaya çıkar ve niçin burayı merkeze alarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğunu açıklar. Bu Cemal Kurnaz hocamdan ilham alarak bu devlet “Millî hafızamızı bilinçle inşa etmemizin neticesidir. Batı metafiziği, Doğu Felsefelerinin çoğulluğu içinde Türk/İslam metafiziği okumalarımıza dair son değerlendirmelerimiz, bunlar, şimdilik, diye paylaşımı bitirmiştim.
Soru/n: Bunu gören bir arkadaş İslam/Türk Metafiziği derken bir özdeşleşmeye mi gidiyorsunuz? Yoksa genelde İslam Metafiziği; özelde Türk Metafiziği mi? Bir de Türk Metafiziği temellendirmesinde Ural-Altay Dil Grubundaki kavimlerle ünsiyet ne alaka?, bunu “Türk Metazifiği” temellendirme bağlamında kullanmanız aşırı yorum değil mi?” diye sordu.
Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak: Türk Felsefesine Giriş, lisans öğrencelerimle Türk Düşünce Tarihi dersinde başladığım okumaların sonucu. Yakında çıkacak olan Türk Felsefesinin Temalaştırılması da yüksek lisans öğrencilerimizle müzakere ettik, bildiriler şeklinde akademik camiya sunduk, bunları kitap haline getirdik.
Bu yıl da Türk Göçlerinin yani Ural-Altay bölgesinden çıkıp dünyanın çeşitli bölgelerine dağılan Türk boylarının varlık/evren tasavvurlarını, toplumsallaşma ve kamusallaşma bağlamında etik politik bir sistem oluşturma süreçlerini okuyoruz. Herkesten eleştirel notlarını alıyorum, yazın nasipse bunlara yoğunlaşacak ve kitap haline getirmeye çalışacağım.
Bu noktada Türkistan, bizim anayurdumuz günümüzde Atayurt diye kullanılıyor. “Eski devirlerde Kun, Gök-türk, Uygur ve bâşka devletlerin merkezleri Orkun havâlisinde bulunduğu için Moğolistan Türklerin ana-yurdu sayıldığına dikkat etmek gerekir. Bu ülke de Türklere ait bulunmakla beraber tarihî, lisânı ve destânî delillere dayanan araştırmalar Türk-anayurdunun Altay-Ural dağları arasında olduğunu ortaya koymuştur.
Viyana okuluna mensup etnolog tarihçi Oswald Menghin, Ural Altay kavimlerinin iki sahada cihan tarihi bakımından kesin şekilde önemli rolleri olduğuna, iktisadi alanda hayvan yetiştirmeyi geliştirmek ve İctimai alanda ise olağanüstü devlet kurma kabiliyeti olduğuna dikkat çekiyoruz.
Oğuzlar, Ural Altay kavim ailesinden belki yeğane, gerçekten Turan’lı olan kavim diyebiliriz. İçinden Selçuklu ve Osmanlı hanedanlarının çıkacağı halk ya da boylar birliği muhtemelen bunlar olsa gerek. Batı Türkleri ise yerleşik bulundukları Balkaş Gölü ve civarını kısmen terk etmişlerdi. Karluklar tarafından Sir Derya’nın aşağı kısımlarına göç etmeye zorlanan Batı Türkleri, Ural Dağlarının güneyi ile Volga ırmağı arasında kalan bölgeye ulaşırlar. Buradan 913 Yılı dolayında Oğuzlar ve Hazarlar tarafından göçe zorlanırlar. Dağılışları üstün önem taşır. Hazarlar, 7.yüzyılda Güney Rusya’ya yerleşen Hiugn-nuların devamıdırlar. Onların 11.yüzyılın sonralarnda Bizanslılar ve Sibarya’daki Kimekler ile “kardeş çocukları” olan Kıpçaklar tarafından yenilgiye uğratırlan Kumanlar ya da Peçenekler oldukları düşünülmektedir. Aynı dönemlerde bir başka küçük Türk topluluğu daha doğrusu henüz Slavlaştırılmamış Bulgarlar da Volga ırmağı yakınlarına yerleşir.”
Ural-Altay dil grubundaki kavimler ile ünsiyeti kurmaktan kastımız şudur: Malum, insan, üns’ten türemiş kelime, nisyan ile malul, biz de Halil İnalcık hocamızı takip ederiz dedektif tarihçi gibi unuttuklarımızı hatırlamaya, geçmiş hadiselerin içyüzlerini aydınlatmaya gayret ediyoruz; ama yargıcı tarihçiler gibi incelediğimiz hadiseleri yargılayıp, her paragrafta bir hükme varmaktan kaçınarak “yaratıcı tarihçi” yöntemiyle Ural-Altay dil grubuyla (Japonlar, Moğollar, Koreliler) ünsiyet kurmayı önemsiyoruz.
Bir şeyin unutulması onun önceden biliniyor olduğunun göstergesidir. Dolayısıyla insanların unutmuş oldukları hakikatleri tekrardan hatırlamaları gerekir. Eğer unutursa hatırlatılır. Bunları ilâhî mesajlar bağlamında söyleyecek olursak, Allah, “Biz elçi / peygamber göndermeden kimseye azap edecek değiliz.” (İsra, 17/15) ayeti ve İnsanlık tarihi boyunca 124.000 peygamber gönderildiği (Müsned 5/265-266; İbn Hibbân, 2/77) hadisi bağlamında söyleyecek olursak, insanlara temel hakikatleri unuttukları, gaflete düştükleri (nisyan) anlarında yeni bir form/yöntem/şeriat ile bunlar hatırlatır ve Yaratan ile ünsiyet yeniden kurulur.
“Bundan dolayıdır ki Kur’ân’ı Kerim’de yer alan zikir ile ilgili ayetlerin genelinde hatırlatma bağlamı yani peygamberler, peygamberlere gönderilen ilâhî mesajlar, vahiy, Tevrat, Kur’ân vb. yer almaktadır. Kur’ân’ın çok büyük bir kısmının kıssalardan oluşması da hatırlama bağlamında, onun adeta insanlık tarihinin bir özetini vererek bizlere geçmişte yaşanmış, insanlık için çok önemli temel konulara değinmesidir. Tarihin derinliklerinde kaybolmuş, unutulmuş veya yalnızca bazı izleri insanlığın hafızasında varlığını koruyabilmiş, her zaman için geçerli mutlak hakikatleri, yönlendirme ve teşvik gibi unsurları ihtiva eden Kur’ân’ı Kerim, adeta onlara canlılık vererek bizlere hatırlatmaktadır.”
İnalcık hocamın “yaratıcı tarihçiler”, geçmişteki eventuslardan (olaylardan) yola çıkarak factumları (vakıa) yeniden oluştururlar. Geçmiş zamandaki olay kırıntılarını birleştirerek yeni yaratımlarda/icatlarda bulunurlar” tespitinden hareketle Türkçe felsefe, Türk Felsefesi ve Türk Metafiziği üzerine düşünüyoruz.
İşte bu nedenle biz göçleri toplumsallaşma ve kamusallaşma açısından okumayı önemsiyoruz. Sürekli yer değiştirmelerine rağmen Atayurt’ta tutunmayı başaran Oğuzlar, 8.yüzyılda Batı’ya doğru büyük bir göç hareketlerini ipek yollarını takip ederek yapmaları önemlidir.
Sanıyorum Ural-Altay dil grubuyla ünsiyet ne alaka sorusunun cevabını verdim kısaca. Unuttuklarımızı hatırlayıp, kalkış noktamız Ural-Altay bölgesindeki diğer kardeş kavimler ile olan ünsiyetimizi, diller ve kültürel etkileşimler üzerinden kurma çabası bu. Bu noktada master tezinden itibaren çalıştığımız hususları zikredeyim müsaadenizle.
Kronolojik okumalarımızı yani felsefe tarihini, sistematik olarak düşünce yurt özdeşliğini kurmak için yapıyoruz: Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak dediğimiz bu aslında. Türkistan/Atayurt/iç Asya ile Türkiye/Anadolu/Anayurt/Ön Asya arasında kültürel sürekliliğimiz göç yollarımızı takip ederek Türk olarak gelip Ön Asya’da Türk kalmamız ve bir Akdeniz medeniyeti vücûda getirilmesinin felsefi kodlarını araştırıyoruz.
Eğer felsefe, varlık ve oluşu anlamak, bir hayat tarzı ortaya koymak için Hakikat’e dair bilgilenmeyse, bunun ahlaki bir içeriğinin olması gerekir; bu da tahsilu’s-saade, mutluluğu elde etmektir, dünyada refah, ahirette felahı aramaktır. Fârâbî’nin felsefeyi asli yurduna getirdik önermesinden hareketle Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmanın etik politik (medeni ilimler) boyutu toplumsallaşma ve kamusallaşmaya tekabül edip etmediği üzerinde duruyoruz.
Cevher-araz ilişkisi bağlamında Türk Aklının/Cevher farklı zaman ve mekânda kurdukları beylikler/devletler/imparatorlukları ilişkisini araz şeklinde okumayı deniyoruz. Mahiyet-hüviyet-hakikat kavramlarıyla analizinde
Mahiyetten kasıt, o nedir sorusu bağlamında makulluğunu zihinde (Nelik) göstermesidir. Hakikati derken hariçte sübutunu, hüviyet ile başkalarından farklılığını kast ediyoruz. Bilinçli düşünmek için tarih ilmine doğrudan bir giriş yapıp, kültürel iletişimi, bilgileri ve bilmeyi birbirine yaklaştırma çabasındayız. Böylece toplumsal ilişkilerin, gücün ve kimliklerin/hüviyetlerin üretildiği alan olarak devletleşme süreçlerini (hakikat bağlamında) incelemek mümkün olacaktır. Çünkü günümüzde devletin ne olduğunu anlamak, devleti tarih içine yerleştirerek yani tinsel/metafizik bir boyut yüklemeyi de getirir.
Türk aklının/cevherinin kamusal alanda kurdukları devletleri araz/ilinek olarak görmeyi biraz daha açayım müsaadenizle. Bir devletin yıkılması/yok olması, cevherin/Türk aklının yok olması anlamına gelmez, başka bir yerde başka bir isimle/hüviyetle gerçekliğini/hakikatini devam ettirir. Bu felsefi olarak aynı mahiyetin-inniyetin farklı zaman ve mekânlarında farklı hüviyetlerle tezahür şekilleri olarak görmek demektir. Cumhurbaşkanlığı forsundaki on altı yıldız, aslında devletin tarih içinde tin/maneviyatın ve mahiyetin somutlaşmış şekli olduğunu gösterir. Hüviyetler, aynı mahiyetin ve inniyetin farklı zaman ve mekânlarda tezahür etmiş şekilleridir.
Okuma yönteminde öncülerimiz olarak “Türkiye’nin millî düşünce atlasını” çizen Ziya Gökalp-Fuad Köprülü-Halil İnalcık çizgisini takip ediyoruz. Genel Türk tarihi içinde özel olarak Batı (Oğuz) Türkleri bağlamında “Selçuklu-Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti” sürekliliğini önceliyoruz.
Felsefi açıdan farklı zaman ve mekânlarda devlet kuran zihniyetini/mahiyetini, farklı hüviyetlerle devam ettirmesindeki “sırrı” Erol Güngör’ün desteğini alarak temellendirmek mümkündür. Hocası ve hocamız Mümtaz Turhan’ı da rahmetle anarak sosyoloji ve sosyal psikoloji açısından Gökalp’in Köprülü’nün sosyolojiye ilgisini Türk Tarihine yönlendirmesini önceliyoruz. Çünkü dönemlerinin baskın sosyoloji ve felsefe tasavvurlarından hareketle Türklüğün İç Asya’daki derinliklerini anlamaya çalıştı. Türk Yurdu’dan ilk yazısı “Ümid ve Azim”de İslâmî ahkâmdan Göktürk yazıtlarına kadar uzanan bir düşünceler silsilesi içinde Bergson’un “élan vital” görüşünü dile getirerek
Türk gençliğini içine düştüğü ümitsizlik ve yılgınlıktan sıyrılıp atılım yapmaya çağırıyor ve ona irade felsefesini telkin ediyordu. Çünkü hayat, içten gelen bir yaratıcı hamlenin –Bergson'un terimiyle élan vital'in– sürekli açılımıdır; aksiyon halinde kristalize olur. Nurettin Topçu’nun aksiyon/hareket felsefesini merkeze aldığından dolayı onu da öncülerimizden görme nedenimiz. Onun Statik Din ve Dinamik Din ayrımı üzerinden Ahlak ve Dinin Kaynağı üzerine çalışan Bergson’u önemsemesine dikkat ediyoruz. Çünkü XX. yüzyılın başında Bergson’un yaratıcı atılım (élan vital) kavramı, umudunu yitirmiş Avrupa entelektüelinin ruhuna yepyeni bir soluk üflemişti. Artık, düşünce ve sanat çevrelerinin sohbetlerinde sözler “hayat hamlesi” kavramı ile başlıyor ve onunla bitiyordu. Geniş bir sahada Bergsoncu felsefenin yorumları ve açıklamaları hâkimdi. Çoğu kimse felsefede yeni bir gün doğduğu, başka birçok etkinliğin de böylece aydınlığa kavuştuğu inancındaydı.
Psikolog filozof olan Bergson, ferdin vicdan ve şuurunun tahlili yaparak ahlak unsurlarının incelenebileceğini belirtir. Kendini Tanı/Bil” ilkesi bağlamında düşündüğümüz zaman hakikati ilkin kendinde/şuurunda aramaktır. Ardından toplumu canlı bir organizmaya benzeterek inceler. Ahlakın içtimâî muhafazakâr, gayri şahsi ve alışkanlıktan doğan ve insani, şahsi, eskiyi aşan heyecandan doğan ahlak şeklinde ikiye ayırır. İlki, zorlayıcı olup ferdin iradesini isterken, öteki ferdi çekiyor, çünkü insanın kendisi tarafından seviliyor ve isteniliyor. İlkinde ahlak mükellefiyet dayanır. Bu mükellefiyet cemiyetin unsurlarının bütünün şeklini muhafaza etmek için birbiri üzerine yatığı tazyiki ifade eder. İkinci ahlakın ayırt edici unsur mükellefiyetin bir hamlenin bir kuvvetin kuvveti olarak görülmesidir. Dinleri bu ikinci tip ahlak bağlamında inceler. Mükellefiyetin bir iştiyaktan geldiğini, insanı bu iştiyaka götüreninde (dini) heyecan olduğunu belirtir. Din, bu manada model olarak alınan bir şahsiyetin yarattığı heyecanı yaşamak ve taklit etmektir.
İslamlık, Hristiyanlık Buda’lık, bu vasfı taşıdığını için dinamik din olduğunu söylemesi Doğu Felsefeleri özelinde bahsettiğimiz çoğulculuğa atıf yapması ve “Açık Toplum” vurgusudur. K.Popper’in Açık Toplum ve Düşmanları adlı eseri yazarken ondan esinlenip esinlenmediğini araştırmadım, ama Dinamik Rin ve Açık Toplum, Statik Din ve Kapalı Toplum/Cemiyet ayrımına dikkat edilmeli. Büyük (ilâhî) dinler öncesinde milli dinler Yunan dini, Türk dini, Mısır dini) statik din olarak görür. Çünkü bunlar kaynağını mükellifetlere dayanan bir ahlaka sahip olup, ilk cemiyet hayatını tutmak gayesini güderler. Bunların esasını masal ve mitoloji teşkil eder, der.
Fârâbî’nin felsefeyi asli yurduna getirmesinden kasıt, Doğu felsefelerinin çoğulcu yapısı içinde özgün bir İslam/Türk metafiziğini kurgularken mug-mugan/sophos/bilgelik tasavvurunun Horasan, İran, Suriye ve Mısır’a taşındığını, Grek felsefesini de önemli oranda buradan esinlendiğini hatırlayınca, Mısır dini, Yunan dininin statik olarak görülmesi ne derece tutarlıdır, diye araştırmak gerekir.
Şamanist öğretinin Doğu felsefesi içinde yerini ayrıca çalışmak gerek. Ama genel olarak şöyle bir giriş yapabiliriz buna: “Batı mitolojisinin tanrıları ki hemen hepsi bir şeyin yaratıcısı iken, Altay/Turan inancında tek bir yaratıcı “Tengri” olup, monist Tanrı anlayışının nadir ilk örneği teşkil eder. Tengri’nin dışında Ülgen, Umay, Yuma, Kayra Han gibi kutsal figürler vardır ve bunlar Tanrı olarak görülmez, çünkü evrendeki her unsurun bir ruhu vardır. Dağların yüceliğini ifade eden “dağ ruhu”, nehirlerin azameti için nehir ruhu, vatanın azizliği için “vatan ruhu” ardır. Bunlar Tanrılara değil, tabiatın koruyucusu ruhani varlıklardır. Ne var ki bu durum daha sonra Türk topluluklarının çeşitli zamanlarda din değiştirmeleri sebebiyle, özellikle Mani ve Zerdüşt dönemlerinde bu dinlerin (çok) tanrılarına tekabül edecek şekilde değişerek, yeni dinin formuna bürünecektir. Bu durum İslamiyet’in kabulüyle Tengri’nin Allah’a, Hristiyanlığın kabulüyle Ata’nın “Kutsal Baba” dönüşmesinde görülür.
Özetle iki ahlak tasavvuru hayatın iki temelli temayülünden çıkar, ilki koruma, öteki yaratma temayülü üzerine kuruludur. İlki kapalı cemiyet ve statik dine, ikincisi açık cemiyete tekabül eder. İkinde cemiyeti tutan mükellefiyet ahlakı, açık cemiyet ideali, bu ideali kamçılayan iştiyak ahlaki, bu ahlakı yaşatan dinamik din çıkar. Açık cemiyet, ilke olarak bütün insanlığı içine alacak cemiyettir. Bu cemiyet uzaktan uzağa, zaman zaman seçkin ruhlar tarafından hayal edilir ve bir takım yaratmalarla her defasında kendinden bir şey gerçekleştirir. Bu yaratmaların her biri, insanın az çok derinden........