ULEMA ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KAYBEDİNCE |
Suçlayarak susturmak geçmişten beri siyaset kurumunun kullandığı silahlardan biridir. Onun için İslam dünyasında yönetenleri denetleyen etkili bir muhalefet geleneği oluşmadı. Her türlü eleştiriye tehdit olarak bakıldı, oklarını iktidara çevirenler türlü suçlamalarla susturuldu.
Geçmişte zındıklık, dinden çıkma,dini sapkınlık gibi suçlamalar kullanıldı, şimdide bunların yanında terör örgütleri ile irtibat ve iltisak kullanılıyor. Cezalandırma ve dinden çıkma korkusu toplumsal sorunları konuşmayı, iktidarların yanlışlarını dile getirmeyi engelledi, bu da her türlü olumsuzluğu kalıcı hale getirerek bir anlamda gelenekleştirdi. Bu -dinle korkutma- sadece siyasi hayatı etkilemedi, fikir ve düşünce hayatını da etkiledi.
Ahmet T.Kuru, "İslam Otoriterlik ve Geri Kalmışlık" isimli son derece değerli çalışmasında, İslam dünyasında geri kalmışlığın sebeplerinden birinin,devletle ulemanın izdivacı olduğunu söyler. 11.yüzyıla kadar ulema özgür olduğu ve doğruları söyleyebildiği için İslam dünyası altın çağlarından birini yaşamıştır. Bu tarihten sonra devlet kontrolüne giren ulema özgürlüğünü kaybetmiş, din siyasetin paratoneri haline gelmiştir. Devlete göre din, sonunda hem topluma, hem dine zarar verdi.Şöyle der Kuru:" Bu dünyada idam edilme, ahirette sonsuz cehennem azabına uğrama korkusu insanları ulema-devlet ittifakı tarafından çizilen sınırlar içinde kalmaya mecbur etmiş, eleştirel düşünce bu çok yönlü taarruz karşısında zayıflamıştır."(s.159)
Sadece bu mu? Akla geniş bir hareket alanı bırakan din anlayışı da giderek yerini -lafızcı, robot okuması- diyebileceğimiz bir anlayışa bıraktı.İmam-ı Azam,İbn Sina, Farabi,el Kindi ve benzerlerinin zındık/kafir veya sapkın ilan edilmesinin,Mütezile'nin bastırılmasının arkasında hep bu zihniyet vardır. Öyle ki, devlet zamanla dinleşmiş, devlete göre bir din zihniyeti oluşmuş, Gazali gibi büyük bir alim:"Din ve melik ikizdir.Din temeldir,melik ise muhafız" diye yazabilmiştir.Bu ifade, o kadar kabul görmüştür ki,zamanla bazı alimler tarafından (mesela Fahrettin er Razi) hadis olarak kodlanmıştır. Oysa bu söz, İslam'dan çok önce yaşayan Sasanilerin kurucu hükümdarı Erdeşir'in vasiyetinde geçer. Şöyle der Erdeşir:"Bilin ki melik ile din ikizdir,biri olmadan diğeri olamaz. Çünkü din temeldir, melik ise muhafız."(s.154) Melik/hükümdar dinin muhafızı ilan edilince ona dokunmak da dine taarruz gibi değerlendirilmiş, her türlü zulüm -dini muhafaza- kapsamında meşru görülmüştür.Hiyel yoluyla (Hiyel-i Şer'iye)kundaktaki şehzadelerin katli için verilen fetvaları hatırlayın. Gerçekte korunan din değil, tek başına devlet olan meliktir.
Ulema devlet memuru olup, melikin menfaatlerine göre fetva vermeye başlayınca toplumsal hayat da gittikçe daraltıldı. Dindarlık, tepkisizlik ve tam teslimiyetle özdeşleştirildi. Din yasak makinesine çevrildi. Artık ölü yıkayıcının önünde cansız bir varlık gibi duran müridan değil topyekün bir toplumdu. Melike biçilen bu misyon yüzünden Sunni gelenek zalim sultana karşı isyan etmeyi bile meşru görmedi. İktidarın nasıl ele geçirildiğine değil, iktidarda olmasına baktı. İktidarda olmayı meşruiyeti için kafi gördü.iktidar için zor ve gasp dahil her yolun açık tutulması, İslam dünyasında bir demokrasi kültürünün gelişmemesi, geri kalmışlık ve otoriterliğin kader olması ile sonuçlandı. Çare bu yaklaşım tarzından kurtularak, İslam'a bugünün mantığı ile bakmak,dinin siyasi bir proje değil, bir ahlak ve tevhit rehberi olduğunu anlamaktır.Dünün zihniyeti ile bugünün dünyası kavranamaz. Dine dönüş ile dünün zihniyetine dönüşün aynı şey olmadığını anlamalıyız artık.