menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Barış yaşamalı

23 0
13.09.2026

Barış, şiddetin silahtan dile, sözden yazıya taşınarak devam etmesi hiç değildir. Bu cümleler basit görünür. Oysa bugünün Türkiye’sinde en zor cümleler bunlardır.

Barış, karşıtları düşmanlaştırmak değildir. Devlet’e ya da PKK’ye biriken öfkeyi barışın üzerine kusmak da değildir. Barış, şiddetin silahtan dile, sözden yazıya taşınarak devam etmesi hiç değildir. Bu cümleler basit görünür. Oysa bugünün Türkiye’sinde en zor cümleler bunlardır. Böylesine kutuplaştırılmış, kırk beş yıllık acıların hâlâ canlı tutulduğu bir dönemde barışın herkesin yararına olacağını söylemek, hele ikna etmek, elbette kolay değildir. Hele ki etrafımız bir ateş çemberi içindeyken ve bu ateşin bize sıçrama ihtimali hiç de az değilken barışa sarılmak ve barışı korumak çok zordur. Biliyorum. Ama başka da şansımız yok diye düşünüyorum. Bu yazı, bir slogan metni değildir. Bir tarafın zafer nutku da değildir. Bu yazı, barışın ancak toplumsallaşırsa yaşayabileceğini, yalnızca güvenlik kaygısıyla zamana yayılan bir sürecin ise ciddi enfeksiyonlara yol açacağını savunan uzun bir değerlendirmedir. I. Barış nedir, ne değildir Barış önce bir kelime temizliği ister. Çünkü bu ülkede kelimeler, silahlardan önce yorulur. Barış, barış karşıtlarını ahlaken çökertmek, onları “savaşsever”, “kan içici”, “ihanetçi” ilan etmek değildir. Karşıtlık vardır. Korku vardır. Yas vardır. Bir evladını kaybetmiş annenin, bir köyünü boşaltmış insanın, bir yakınını dağda ya da kentte yitirmiş ailenin tereddüdü meşrudur. Bu tereddüdü düşmanlık saymak, barışı daha başlamadan daraltır. Barış, devlete duyulan öfkeyi “süreç” kelimesinin üzerine boşaltmak da değildir. Devlet, bu coğrafyada hem güvenlik üreten hem acı üreten bir gerçekliktir. PKK de hem bir örgüt tarihi hem bir travma kaynağıdır. Öfkeyi bir tarafa yığmak, diğer tarafı aklamak kolaycılığıdır. Kolaycılık barış değildir. Barış, şiddetin biçim değiştirmesi de değildir. Silah susunca küfür konuşmaya, tehdit yazıya, linç dile geçerse orada ateşkes vardır belki, barış yoktur. Dilin kendisi bir çatışma alanı haline geldiğinde, toplum silahın bıraktığı boşluğu nefretle doldurur. Bu da barışın en sinsi bozulma halidir. Asıl barış, karşıtın varlığını yok saymadan, acıyı hiyerarşiye sokmadan, kelimeleri silah gibi kullanmadan ortak bir gelecek inşa etme iradesidir. Zordur. Estetik değildir. Alkış getirmez. Ama başka kapı da yoktur. II. Kırk beş yıllık acının soğumayan tabiatı Bu ülkenin Kürt meselesi, yalnızca bir güvenlik dosyası değildir. Aynı zamanda bir yas dosyasıdır. Şehit ailelerinin yasısı, faili meçhullerin yasısı, köy boşaltmaların yasısı, dağda ölenlerin yasısı, cezaevlerinde geçen ömürlerin yasısı… Hepsi aynı toprakta duruyor. Hiçbiri diğerini iptal etmiyor. Kutuplaşma bu yüzden tesadüf değildir. Acı, hatırlandıkça kimlikleşir. Kimlikleşen acı, siyasetin ham maddesi olur. Siyaset de acıyı her seçimde, her kriz anında yeniden ısıtır. Böylece kırk beş yıl yalnızca geçmişte kalmaz; her sabah yeniden üretilir. Bu yüzden “barış herkesin yararınadır” cümlesi, masada doğru, sokakta eksik kalır. Yarar, soyut bir hesap değildir. Yarar, insanın kendi kaybının inkâr edilmeyeceğine dair inancıdır. O inanç oluşmadan barış, elitler arası bir mutabakattan öteye geçmez. 2013-2015 sürecinin en ağır derslerinden biri budur. Masa kurulabilir. Ateşkes ilan edilebilir. Ama toplum sürece ortak edilmez, acılar konuşulmaz, beklentiler yönetilmezse süreç ilk büyük sarsıntıda dağılır. Bugünkü sürecin 2013’ten farkı vardır; ama risk aynıdır: yukarıda ilerleyen, aşağıda ısınmayan bir barış. III. Ateş çemberi ve “başka şans yok” gerçeği Bölge sakin değildir. Suriye’deki rejim değişimi, Irak’taki çok başlı silahlı yapılar, İran hattındaki gerilim, sınır ötesi örgütlenme artıkaları ve büyük güç rekabeti, Türkiye’yi korunan bir adaya değil, ateş çemberinin içine yerleştiriyor. Bu ateşin bize sıçrama ihtimali “az” falan değildir. Bunu inkâr etmek siyasi romantizmdir. İşte tam da bu yüzden barış, naif bir temenni değil, stratejik bir zorunluluktur. İçeride silahlı bir meseleyi zamana yayarak “idare etmek”, bölgenin çarpan etkisiyle birleştiğinde ülkeyi hem dışarıdan hem içeriden yorar. Dışarıda kriz, içeride güvensizlik; ikisi bir araya gelince toplumun sinir sistemi bozulur. Barışa sarılmak bu yüzden zordur. Çünkü barış, tehdidin bittiği yerde değil, tehdidin sürdüğü yerde korunmak zorundadır. Kolay olan, her sarsıntıda “gördünüz mü, olmuyormuş” demektir. Zor olan, sarsıntıya rağmen süreci toplumun önünde tutmaktır. Başka şansımız yok demek, teslimiyet değildir. Gerçekçiliktir. Bu meseleyi sonsuza kadar düşük yoğunluklu bir yara olarak taşımanın maliyeti, artık yalnızca güvenlik bütçesiyle ölçülmez. Nesillerin psikolojisi, siyasetin dili, komşuluk ilişkileri, hatta ekonominin risk primi bu yaradan beslenir. IV. Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin İmralı’ya yönelik çağrısıyla kamuoyuna yansıyan hat, iktidar dilinde “Terörsüz Türkiye”, DEM Parti ve İmralı dilinde “Barış ve Demokratik Toplum” adını aldı. İsim farkı tesadüf değildir. Bir taraf önce silahın ve........

© Elips Haber