Beşiği sallayan 'devlet' dünyayı sallar
"Beşiği sallayan el dünyayı sallar" derler; doğrudur ama eksiktir! Anne beşiği sallar nizam kurulur; lakin o anneyi eğiten, koruyan ve beşiğin başına geçen bir devlet varsa o nizam cihana hükmeder.
Vakit kadim; iklim Dede Korkut…
Obanın ortasında bir çadır.
Bir can nefes alır, bir çocuk doğar.
Ama durun; o gün toy kurulmaz, kulağına alelade bir isim fısıldanmaz.
Çünkü törede çocuğun ilk yazgısı olan ad vermek;
ananın babanın hevesine bırakılmaz, tesadüfe terk edilmez.
Ağırdır, kurumsaldır; doğrudan nizam-ı âlemdir.
Çocuk meydana salınan azgın boğanın karşısına dikilir;
aklını ve bileğini cenge sürer, boğayı dize getirip obayı kurtarır.
Tam o demde Dede Korkut dikilir meydana:
“Bu oğlanın adı Boğaç olsun; adını ben verdim, yaşını Allah versin!”
Etiket değil; çocuğun cemiyete sunduğu faydanın, sergilediği hünerin bizzat devlet ve töre adına tescilidir.
İsim bile kamusaldır, isim bile bir liyakat beratıdır!
Devletin aradığı cinsiyet değil; töre, ahlak ve alp donanımıydı.
Kadim Türk hafızasında çocuk, bizzat beşiğin başından kurulan bir beka doktrinidir.
Bu kadim hafıza burada kesilmedi; nehirleşip aktı.
Çünkü devlet aklı, kökü derinlerde olan bir terbiyedir.
Bozkırın alp donanımı, İslam’ın kutlu emanet ve adalet şuuruyla yoğruldu;
evlat, Cenab-ı Hakk’ın haneye bahşettiği mukaddes bir emanet, cemiyete bağışladığı bir fıtrat nimeti bilindi.
Bu ruh Selçuklu’da Yusuf Has Hacib’in terazisine oturdu: Akıl, adalet ve edep.
Çocuk dört duvara hapsedilmedi; esnafın, komşunun, tezgâhtaki ustanın vicdanına zimmetlendi. Ahilik çırak değil, erdem abidesi yoğurdu.
Mahalle zırh oldu, Ahi ocağı şahsiyet verdi.
Daha sonra Osmanlı geldi; terbiyeyi mülkün omurgası bildi.
İhmal edilen tek bir sabi, koca cihanın adalet sütununu çatlatırdı.
Mektebe soğuk evrakla değil, “Âmin Alayları” ile dualarla başlandı:
“Arkanda koca bir millet, önünde mukaddes bir emanet var!”
Vakıf medeniyeti yetimi devlete emanet bildi.
Reçeteyi ecnebi kapısında aramadı. Kâzım Karabekir Şark’ta binlerce şehit yetimini “Öksüzler Yurdu”nda ilimle, sanatla ayağa kaldırdı.
Atatürk’ün kurduğu Himaye-i Etfal, çocuğu sadaka nesnesi olmaktan çıkarıp doğrudan “millî beka doktrini” kıldı.
Süt Damlası rızık oldu, gürbüz nesil ülkü oldu,
23 Nisan bizzat çocuğa bayram oldu!
Oğuz obasından Sakarya’ya bağ tekti: Çocuğu korumak, devleti korumaktır!
Asırlardır ilmek ilmek dokunan o muazzam hafıza, değişimlerle ağır yaralar almaya başladı.
Önce geniş aile parçalandı; çocuk ninenin masalından koparıldı.
Ardından mahalle zırhı dağıtıldı; esnafın koruyucu kalkanı söndü.
Sonra beşiğin başı boşaltıldı; annelerin bir kısmı geçim derdiyle çekildi.
Beşiğin başında kalanların önemli bir kısmı ise maalesef rehbersiz ve bilinçsizdi; bir canı ruhen nasıl inşa edeceğini bilemedi, çaresizlikten sus payı niyetine sabinin eline parlak ekranları tutuşturdu.
Babalar ise ekmek kaygısının ve hayat gailesinin girdabında beşikten büsbütün uzaklaştı; hanedeki terbiye ve nizam halkası koptu.
“Alp ve bilge” bitti; yerine ekranların rehin aldığı pasif bir “çocuk tüketici” türedi.
Neticede beşikler hem boşaldı hem yetim kaldı; doğurganlık hızı dip yaptı.
Sokaklar, sınıflar ve adliyeler ödedi.
Okullarda dehşet saçan bir canilik kol gezmeye başladı; teneffüs zilleri akran zorbalığının ve şiddetin alarmına dönüştü.
Sokak ortalarında, okul önlerinde gencecik sabiler bıçak darbeleriyle hayattan koparıldı; anaların bağrı cenazelerle dağlandı.
Beşikte nizam görmeyen sabi, zabıtlara “suça sürüklenen çocuk” olarak geçti.
Yük iki cepheye yıkıldı: Sınıfta nefesi tükenen öğretmene-eğitim sistemine ve sokakta asayişi tek başına tutması beklenen güvenlik elemanlarına…
Oysa Bakan’ın da dediği gibi: Her çocuğun başına bir polis dikemezsiniz.
Beşiğin başından çekilen devlet, faturayı sınıfta muallime, sokakta polise kesmemelidir!
Suç adliyede başlamaz.
Şiddet okul kapısında doğmaz.
Her şey beşikte başlar.
Çocuğun karakter omurgası henüz beş yaşına basmadan tamamlanır.
Suç, anomi ve zorbalık sokakta aniden patlak vermez; tohumu beşiğin loşluğunda atılır.
İlk beş yılda şefkat ve nizamla büyüyen çocuk cemiyetin teminatı olur;
sevgisizlikle yoğrulan ise toplumun bağrına saplanan bir hançere dönüşür.
Fırsat eşitliği mektep kapısında değil; çocuğun ilk üç yılında duyduğu kelamda ve gördüğü sevgide başlar.
Sosyal devlet bu eşitliği beşikte kurmak mecburiyetindedir.
Ve en yakıcı hakikat:
Biyolojik üreme ayrıdır, evlat yetiştirmek bambaşka!
Çocuk sahibi olmak; nikâhın hemen ertesinde dayatılan alelade bir takvim icabı yahut haneye yeni bir fert ekleme hevesi değildir.
Kadim hafızanın bize hatırlattığı ölçü çok açıktır:
Çocuk sahibi olmak, salt bir heves değil; ruhi olgunluk ve terbiye isteyen mukaddes bir emanettir.
Bir araba kullanmak için bile aylarca kursa gidilip ehliyet aranan bu dünyada; bir insanın ruhunu ve şahsiyetini inşa edecek bu cihanşümul vazifeye hiçbir hazırlık ve liyakat süzgeci olmadan başlanabilmesi, üzerinde derin derin düşünmemiz gereken bir eksikliktir.
Kendi öfkesini yönetemeyen, çocukluk yaralarıyla yüzleşmemiş bireyler o beşiğin başına geçmeden evvel mutlaka ruhi bir olgunlaşma süzgecinden geçmelidir; aksi takdirde körpe canlar daha beşikte derin yaralar alır.
Kendi gerçekleştiremediği hayalleri evladının sırtına yükleyip onu bir yarış atına çeviren, sevgiyi karne notuna bağlayan zihniyet evlat yetiştirmenin hakikatini yeniden öğrenmelidir.
Çocuğun merakına sabredemeyip eline susturucu niyetine ekran tutuşturan ebeveyn, sabiyi algoritmaların insafına bıraktığının farkına varmalıdır.
Çocuğu şahsi mülkü sayıp sevgiyi baskının ve öfkenin ardına gizleyen anlayış, evladın millete ait bir emanet olduğunu hatırlamak mecburiyetindedir.
Kuru nüfus hesabı kolaycılıktır.
Ruhi sıhhatten ve ahlaki terbiyeden mahrum bir kalabalık, millet için beka değil; taşınması imkânsız bir toplumsal yüktür.
Türk töresi Dede Korkut’tan bu yana ne diyordu?
Çocuk tek bir hanenin mülkü değildir; boyun geleceği, kamunun bekasıdır.
Can dünyaya getirmek bir hak olabilir; lakin ona insan onuruna yaraşır bir şahsiyet ve ahlaki bir zırh kazandırmak vazgeçilmez bir mecburiyettir!
Bu kriz; Batı’dan devşirilmiş kuru laboratuvar teorileriyle, sahadan kopuk masabaşı genelgelerle aşılamaz.
Çocuk politikası, günübirlik sosyal yardımların dar havuzuna sıkıştırılıp ailelerin zayıf cüzdanına ve insafına asla terk edilemez.
Hakkını teslim edelim:
Devletin tüm kademeleri; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndan Millî Eğitim’e, İçişleri Bakanlığı’ndan yerel mülki idareye kadar uzun zamandır sahada çok kıymetli hizmetlere imza atıyor.
Yerelde sivil inisiyatiflerle kurulan temaslar, örneğin bizzat yaşadığımız Gaziantep’te faaliyet gösteren Aile Platformu gibi yapıların sahadaki samimi gayretleri son derece değerlidir.
Zamanında "Aile Yılı" ilan edilmesi de popülist bir heves değil, binlerce yıllık kadim devlet hafızasının çaldığı hayati bir alarm ziliydi.
Gerekirse mekteplerde mutat müfredata bir müddet ara verip, topyekûn bir “toplumsal yeniden diriliş programı”başlatmak mecburiyetindeyiz!
Yüzümüzü derhal öz köklerimize........
