Şark Islahat Planı’ndan Millî Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na

1925 yılında Şark Islahat Planı hazırlanırken, dönemin devlet erkleri Kimlik probleminin kendilerinden sonraki yüzyıl boyunca çözüme ulaşamayacağını elbet bilmiyorlardı.

Bugün hâlâ sebep ve sonuçları ile olgusal olarak taraflar arasında bir uzlaşma noktası yakalayamamış olan Şeyh Sait İsyanı, Şubat 1925’te başlamış, Nisan 1925’te sonlandırılmıştır. Bu üç aylık süre zarfında oluşan isyan hareketi, kimi çevrelerce bir Kürt kimlik hareketi olarak tanımlanırken, kimi çevreler tarafından İslam eksenli bir hareket olarak yorumlanmıştır.

Bugünden o günlere baktığımızda, her iki düşünceyi de Şeyh Sait’in hem Kürt kimliğine hem de dinî bir kimliğe sahip olması nedeniyle haklı olarak niteleyebiliriz. Ancak ilginçtir ki her iki kimlik hâli, ardından gelen onlarca yıl boyunca devletin güvenlik politikasında “iç tehdit” unsurunun belirlenmesine neden olmuştur.

Takrir-i Sükûn Kanunu ve Diyarbakır’da ikinci kez kurulan, ardından tüm vatan sathına yayılan İstiklal Mahkemeleri; öncelikle Şeyh Sait ve beraberindeki 47 kişinin idam kararını vermiş, ardından yapılan soruşturmalar genişletilerek sürgün, kürek cezası ve ağır hapis gibi cezalarla
– İslamcı muhaliflerden 1.500–2.000 kişiyi,
– Kürt siyasi muhaliflerden ise 3.000–4.000 kişiyi
mahkûm ederek yeni rejimin önündeki olası yol kazalarını bertaraf etmesini sağlamıştır.

Adından da anlaşılacağı üzere Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki illerde yaşayan vatandaşları kapsayan Şark Islahat Planı’nın amacı; merkezi otoritenin gücünü pekiştirerek “Tek Millet, Tek Dil, Tek Devlet” anlayışı doğrultusunda Kürt kimliğini askerî ve idari sorumluluk alanına sokmak ve bir güvenlik meselesi olarak tanımlamak olmuştur.

1927 yılında Beyrut’ta kurulan Kürt Ulusal Cemiyeti, bilinen adıyla Hoybun, kendisini “Kürt milletinin haklarını siyasi temelde savunmak üzere kurulmuş millî bir cemiyet” olarak tanımlamış; dönemin oluşmaya başlayan kimliksizlik siyasetine karşı bir konum belirlemiştir. Hoybun, 1929 yılında İhsan Nuri Paşa önderliğinde başlayan ve 1930 yılında yoğun bir hava bombardımanı ile sonlandırılan Ağrı İsyanın da, de facto bir Kürt yapısı oluşturma yönünde eylemlerde bulunmuş; devlet bayrağı oluşturma, vergi salma, askerî disiplin kurma gibi varlıksal adımlar atarak uluslararası platformlarda destek arayışına girmiş, ancak başarılı olamamıştır.

Ağrı İsyanı, devletin 1925 yılında tanımladığı Kürt kimliğinin ulusal bir tehdit oluşturduğu düşüncesini pekiştirerek süreç içinde atacağı adımları belirlemek amacı ile Mezhep ve etnisite bağlamında Dersim Raporları (1936) , Komünizm ve Dış güçler ekseninde MİT Doğu Raporu (1950), Celal Bayar döneminde kontrol ve baskı bağlamında örtülü kimlik kabulünün değerlendirildiği Kürt Raporu (1959), Siyasi Kürt hareketlerinin ele alındığı İhtilal Sonrası MGK Raporu (1960), Solculuk ve bölücülük ekseninde değerlendirilen Güneydoğu MGK Raporları (1970), Askerî vesayetin en sert metinleri olarak görülen MGK Kürt–Güneydoğu Raporları (1983–1987) Güvenlikçi çözümün kurumsallaşmasını içeren OHAL Valiliği Raporları (1987–1994) gibi resmi raporlar hazırlanmıştır.

Bu raporların........

© Elips Haber